TIP ETİĞİ İLKELERİ
TIP TARİHİ ve ETİK AD
İnsanların bir arada yaşamasını sağlayan değerler Değer
kararlarımızı alırken iyi, doğru, haklı ve adil yol gösterici inançlardır. Genel
anlamda değer, “politika, ekonomi,
estetik, hukuk, politika, din, tarih … gibi tematik bir çerçevede, birey, aile,
grup, toplum, insanlık, … gibi belirli bir kitle tarafından, daha çok olumlu
bazen de olumsuz nitelik atfedilmiş bulunan, kişi, nesne, yer, durum, süreç,
kavram, …” biçiminde betimlenebilir. Bu çeşitlilik içinde etik değerin
belirleyici özelliği, davranışlara yön gösteren ve onları gerekçelendiren bir
öneri veya yönerge niteliği taşımasıdır. Farklı bir anlatımla etik değerler,
zihinde davranışı belirleyen düşünme süreçleri için ölçüt, toplum ölçeğinde
davranışı düzenleyen kurallar için kaynak oluştururlar. Farklı çerçevelere özgü
temel yaklaşımları ifade eden ilke
kavramı, genel olarak değer ile anlamdaş değildir. Bununla birlikte, etik
özelinde bir anlam kesişmesi bulunmasından ötürü, etik değer yerine etik ilke
demek olanaklıdır.
Hekimin uyması gereken değerler kümesi geçmişten günümüze doğru şekillenerek bir çok kural içine yerleşmiştir. Bunlar Hipokrat yemini, Cenevre bildirgesi, Evrensel tıp etiği kodları,
Hasta hakları bildirgeleri gibi sıralanabilir
Değerler herhangi bir eylemin niçin iyi,doğru, haklı
sorularına yanıt verir, ayrıca eylemlerimizde rehber görevini görür, yol
göstericidir. Yaptığımız eylemin toplumda benimsenmesini sağlar ve savunmamıza
yardımcı olur.
Hastalığın doğası, hasta bireyin yardıma muhtaç olması
hekimin eylemlerinde etik değerlendirmeye yön verir. Hastanın mağduriyetinin
sebeblerinden birisi tıbbi bilgi kazanılırken hasta mahrem tüm bilgilerini
hekime aktarmasıdır. Ayrıca bilgi arasındaki dengesizlik hekime bilgi üstünlüğü
verir.
Bu nedenle hekimin herhangi bir eylem yapmadan önce
düşünmesi gerekir. Düşünme süreci gerçekleştirilirken kişi sahip olduğu
değerleri ve o konuyla ilgili var olan kuralları dikkate alır. Düşünme sürecinden sonra hangi
eylemi yapacağına karar verir ve eylem sonucunda karşısındaki kişiyi etkileyen
bir sonuç ortaya çıkar. Genelde yasal düzenlemeler bu sonuçla ilgilenir. Etik
ise kişinin eylemini gerçekleştiriken sahip olduğu niyete daha fazla önem
verir. Etik ve hukukun eylemler bakımından kesiştiği durumlar olduğu gibi
herhangi bir eylem için hukuksal düzenleme ile etik değerlendirme farklı
olabilir. Eylemin sonucunun iyi olması gerekir
Tıp etiği içinde yer alan etik ilkelerin değeri eşittir.
Hangi eylemin yapılacağı hangi etik ilkeye göre eylem gerçekleştirileceği durum
ve olaylara göre değişir. Her biri ayrı ayrı değerlendirilir. Benzer olaylar
için tek bir reçete yoktur.
Tıp etiği ilkeleri
Sağlık meslek değerlerinden Beauchamps ve Childress
tarafından önerilmiş ve hem tıp etiği hem de klinik tıp çevrelerinde yaygın
biçimde benimsenmiş modelde yer alan, tıp etiğinin dört temel ilkesi özerkliğe saygı, yarar sağlama, adil olma
(adalet) zarar vermeme ilkesidir. Sağlık profesyonelleri kabul edilen bu
etik ilkeler sayesinde daha kolay karar alabilmektedir.
Hekim etik kurallara uygun davranış gösterebilmesi için
hastasına önem vermeli, hizmetini bilinçli bir şekilde yerine getirmeli; her
durum için etik sorun olup olmadığı konusunda kaygılanmalıdır.
Hekimin mesleğiyle ilgili bilgisi, hastanın durumunu
düzgün bir şekilde değerlendirebilmesinde yararlıdır. Ancak bu bilginin
mesleğin sosyal, yasal, etik yönleriyle bütünleşmesi gerekir. Etik
değerlendirme ancak etik boyutu düşünmeye odaklanarak elde edilir. Ne yapıp
yapılmayacağı konusunda karar verilirken değerlendirmede göz önüne alınması
gereken hususlar, hastanın içinde bulunduğu durum, istek ve gereksinimleri,
hastaya yapılan tıbbi uygulamaların sonucudur.
Etik değerlendirme sonucunda dört ayrı karar vereceğimiz
durum olabilir.
1. Birincisi herhangi bir alanda odaklandığımızda etik
yönünü değerlendirecek kayda değer bir şey olmayabilir.
2. Değerlendirme sonucunda etik yönü olan bir durum var
olabilir karışıklığı neyin sağladığı bilinmeyebilir.
3. Etik yönü bulunan durumla ilgili yasal bir düzenleme
var olabilir, standart kurallara uyulması gerekir.
4. Etik yönü bulunan durumun içinde etik ikilem var
olabilir. Alternatiflerin seçimi için etik karar vermeye çalışılmalıdır.
Bu dört ayrı sürecin her birinde davranış diğerinden
farklı olacaktır. Hekimin değerlendirmeyi
yapabilmesi, hastası için en uygun davranışı seçebilmesi etik ilkeler sayesinde
mümkün olur. Etik ilkeler hekimin tıbbi uygulamasına mantıklı açıklama getirir,
hekime güven sağlar.
Çeşitli başlıklarda toplanabilecek olan tıbbi etik
ilkeleri aşağıdaki şekilde sıralanabilir.
*Yarar sağlama *Zarar
vermeme *Özerkliğe saygı *Adalet *Yaşama saygı
*Eşitlik *Doğruluk
*Güvenilirlik *Sır saklama *Kötü davranmama
*Aydınlatma ve onam alma *Dürüstlük * Mahremiyete saygı *Sır saklama
* Özgecilik* Asla yalan söylememe
* İhtisasa hürmet * Dayanışma(cılık)
*Ayrımcılıktan kaçınma *Sadakat *Dürüstlük *Yasallık
Tıbbi etik ilkeler artırılabilceği ayrı ayrı sayılabileceği gibi Yarar
sağlama,*Zarar
vermeme, *Özerkliğe saygı, *Adalet ilkeleri diğer
etik ilkeleri kapsamları içine alabilir.
YAŞAMA SAYGI, YARAR
SAĞLAMA, ZARAR VERMEME
Tüm sorunlara yaklaşımlarda yaşama saygı ilkesi ön plana
çıkmaktadır. Yaşamın başı, sonu ve kalitesi, diğerlerine göre daha tıbbi bir
konudur. Yaşamın kalitesi hakkında karar verilirken yaşamın kalitesiyle ilgili
kriterlere uyulur. Yaşamın başı ve sonu ileri yaşam desteği gerektiren
durumlarda devam eden hayatın yaşamdan sayılıp sayılmayacağı tartışılabilir.
Yaşamın kalitesi hastaya yapılan tıbbi girişim sonucunda hastanın zihinsel ve
bedensel yeterliliğiyle ilgilidir. Yetersizlik oranı arttıkça etik açıdan
değerlendirilmesi gereken bir süreç başlar.
Günümüzün şartlarına bağlı olarak, tıbbi girişimlerle
yaşam desteklenmesinin, hastanın hastalığıyla ilgili bulguları azaltmadığına
veya iyileşmesine katkıda bulunmadığına karar vermek en önemli sorunlardan
birisidir.
Yaşam destekleyici tedaviye başlanmaması veya
sonlandırılması kararlarının çok boyutlu düşünülmesi gerekir. Sosyal, ekonomik
veya etik sonuçlar ortaya çıkabilir. Tıbbi girişimde bulunulmamasıyla,
sonlandırılması açısından etik açıdan fark olmayabilir ancak duygusal açıdan
hekimi farklı şekilde etkileyebilir. Bu durumda hastanın değerlendirilmesi
yapılırken ayrımlar işimize yaradığı müddetçe kullanılır. Hekimin dikkat etmesi
gereken ayrımlar insanın tıbbi
özellikleridir. Bu tür kararlar mesleki sorumluluklarımızı, tedavimizin
hedeflerini, sahip olduğumuz değerleri gözden geçirmemize neden olur. Hekimler
yaşamı destekleme, yaşamı koruma konusunda eğitim aldıkları için, yaşamın
kutsallığı inancıyla birlikte genel olarak yaşamın sürdürülmesinin doğru
olduğunu düşünürler. Teknoloji desteğiyle hastanın yaşamının sürdürülmesi yaşam
kalitesini azaltabilir, hastayı iyileştirmediği gibi bu durum onun yaşam
planına uygun olmayabilir. Hastanın yaşamının değeri hastanın kendi
değerleriyle ilgilidir. Hastanın özerkliği, saygınlığı, yaşam kalitesi dikkate
alındığında tıbbi girişimin sonlandırılması, başlanmaması, etik açıdan kabul
edilebilir bir durum olabilir.
Ötanazi üç farklı şekilde tanımlanabilir. Ötanazi
uygulanacak kişinin isteyip istememesine göre
Yaptığımız uygulama sonucunda olması veya yapmadığımız uygulama
sonucunda olmasına göre Yardımlı veya
yardımsız intihar olmasına göre değişebilir.
Ağrısı olana yüksek doz morfin verip uygulama yapılıp
oluşturulan, veya morfin vermeyip ağrı şokuna girip ölmesi sağlanıyorsa farklı
değerlendirilir. Pasif veya aktif ötanazi olarak ayrılır. Ayrımlar işimize
yaradığı müddetçe kullanılır. Ötanazinin ayrımı gönüllü veya gönülsüz olarak da
ayrılabilir. Hastanın yaşamına son vermek istemesi, pasif veya aktif ötanazi
isteği, yaşama saygı ilkesiyle hastanın özerklik isteğini karşı karşıya
getirir. Hastanın yaşam kalitesini yükseltmek hekimin görevi olurken hastanın
yaşamının anlamı hakkında yorum yapması kuramsal bir tartışmayı getirir.
Hekimin tıbbi görevi hastanın yaşamının anlamını tartışmak değildir. Hekimin inançları ve duyguları özellikle
yaşama saygı ilkesini etkileyebilir bu nedenle hekimin etik donanımını en üst
düzeyde tutması kendi inanç ve duygularının eylemlerini biçimlendirmesine izin
vermemesi gerekir. İnsanın sadece insan
olmasından dolayı değeri vardır. Bu nedenle insanın bir kişi olmasını sağlayan
özelliklerinin olmaması değerini azaltmaz. İnsan komada olması, herhangi bir
işe sahip olmaması, sosyal statüsü,sahip olduğu engeller hastanın yaşaması veya
yaşamaması hakkında kararımızı etkileyip eylemimize yön vermemelidir.
Dolayısıyla ötanazi isteği hastanın isteği, bilinci kapalı hastanın durumuyla
ilgili nasıl bir istekte bulunabileceği hekimin yaşama saygısıyla
biçimlenecektir. Ötanazi doğrudan veya dolaylı, hekim yardımlı veya pasif bir
şekilde gerçekleşebilir. Ülkemizde kanunen yasaktır ancak serbest olan ülkeler
vardır.
Tüm sorunlara yaklaşımlarda yaşama saygı ilkesi ön plana
çıkmaktadır. John Haris Hayatın değeri adlı kitapta da belirtmiştir. Yaşamın
mutlak mı göreceli mi olduğu tartışması karışıktır, felsefecileri daha çok
bağlayan bir sorudur. Tıp bu kadar soyut alanda düşünmez, tartışmaz. Yaşamın
kalitesi ve başı ve sonu diğerlerine göre daha tıbbi bir konudur. Yaşamın
kalitesiyle ilgili kriterler vardır, bu kriterlere göre yaşamın kalitesi
hakkında karar verilir. Bu yaşamın değeri olup olmadığı tartışılır. Yaşamın
başı ve sonu ileri yaşam desteği gerektiren durumlarda devam eden hayatın yaşamdan
sayılıp sayılmayacağı tartışılabilir. Fetüs embriyo hayatın başlayıp
başlamadığı tartışılabilir.
Yaşama saygı, yaşa saygı, inançlardan, duygulardan
biyolojik önceliği olan insanın varlığı farklılık yaratır. Özerkliğimiz
intihara kadar insana izin vermeyi sağlayabilir mi? insan deyince durulur!
diğer türlerden daha üstün bir değer verilebilir mi? Birinin yaşamı ile
diğerinin yaşamı karşı karşıya gelmesi adalet ilkesini karşılık gelebilir.
İnsan olmak ile kişi olmak tıbbın sorunu değildir. Felsefecilerin sorunudur.
Destrudo yıkıcılık anlamında insanın kötücül davranışlara doğuştan sahip olması
anlamında kullanılmaktadır. Antroposantrizm merkeze insanı alan yaklaşımdır. Bu
düşünceye göre iİnsan en değerli varlık, diğer varlıklar insandan daha alt
seviyede sıralanır. İnsan olarak biyosantrik bir görüş benimsemek uzun vadede
insana daha çok yarar sağlayan bir düşünce şeklidir. İnsan olmak felsefecilerin
ilgi alanına girer. Tıp mensubu kimin insan kimin insan olmadığını tartışmaz.
Tıp etiği ilkelerinden yarar sağlama ile zarar vermeme
genelde beraber karşımıza çıkar, birbirlerinin karşısında eşit bir şekilde yer
alabilirler.
Yarar sağlama ilkesi,
hastaya öncelikle ve her şeyin üzerinde yararlı olmayı öngörür. Yarar sağlama ilkesi, uygulamalarda veya
araştırmalarda yapılan davranışların olası yararlı sonuçların olumsuz
sonuçlardan daha fazla olmasını veya dengede tutmasından bahseder. İyiliğin
artırılmasını amaçlar.
Sağlık profesyonelinin hastası için yararlı olduğunu
düşündüğü her karar hastasının özerkliğini ortadan kaldırıp paternalist
(babacıl) yaklaşıma neden olabilir, hastasının dilek ve istemlerini yok
sayabileceğinden, yarar sağlama ilkesinin irdelenmesi önemlidir. En eski
ilkelerden birisi olan yarar sağlama Hipokratın yazıtlarında da dikkati çekmektedir. Yaşama destek olmayı hedefleyen hekim,
hastasına yarar sağlamak için acısını azaltır, ağrısını dindirir.
Zarar vermeme, kötülük yapmama ilkesi olarak da ifade
edilebilir. Bu ilke gereksiz müdahalelerle hastanın iyileşme olasılığının yok
edilmesini veya hastaya ek zararlar verilmesini önlemeye yöneliktir. Tüm
olasılıkları hesaplar yarar zarar oranını hesaplar hastaya bu şekilde en az
zararı verebilmek için çaba harcar. Zarar vermeme, kötü davranmama sadece
hastasına karşı değil tıpla ilgili kullandığı tüm eşyaları, beraber çalıştığı
ekip arkadaşlarını da kapsar.
“PRIMUM NIL NOCERE” “önce zarar verme” Hipokrattan
beri var olan en önemli etik ilkelerden zarar vermeme ilkesinin genel kabul
gören cümlesidir. Ne olursa olsun hastaya zarar vermemeyi koşul olarak
görür. Ancak günümüzde gelişen tıp
teknolojisi ve tıbbi uygulamalar bazı
durumlarda hastaya yarar sağlarken zarar vermenin hesabının yapılmasına neden
olur.
“Primum utilis esse” “mutlak yarar sağla” en
eski etik ilkesi olan yarar sağlama ilkesinin slogan sözüdür. Hekimin mutlak
yarar sağlaması gerektiğini öne sürer. Hastasının ağrısını dindirmek yaşamına
destek olmayı amaç edinir. Yarar sağlama ilkesi günümüzde olabilecek en fazla
yararı elde etmeye çalışır. Ancak mutlak yarar hastasının özerkliğini tehlikeye
düşüreceği ve hekime çok fazla sorumluluk vermesinden dolayı tartışmalıdır.
Zarar vermeme ilkesi, kötü davranmama olarak da tanımlanır. Hastaya zarardan
kaçınmayı hedefler. Bu yüzden tüm eylemlerden önce yarar ve zarar oranlanır,
riskler hesaplanrak en az zarar verilerek tıbbi uygulama gerçekleştirilir.zarar
vermeme ilkesi hastayla birlikte hekimin kendisine, çalıştığı kuruma,
mesleğine, kişiliğine, meslektaşlarına olarak geniş anlamda da kullanılır. Kötü
davranmama da aynı şekilde geniş anlamda kullanılır kötü davranmama insanın
onurunu zedeleyecek hareketlerden kaçınmayı da koşul olarak getirir.
Eylemlerde bazen seçenekler birbirinden ayrılmıştır. Yarar
sağlama ile zarar vermeme genelde beraber karşımıza çıkar, birbirlerinin
karşısında eşit bir şekilde yer alabilirler. Karşımızdaki seçenek yağmurlu bir
havada birinin çamur birikintisi yanında araba beklemesine benzetilebilir.
Çamurla ıslatıp geçebiliriz, çamur ıslatmadan alabiliriz, çamur ıslatıp
alabiliriz, çamur sıçratmadan geçip gidebiliriz. Hastaya vereceğimiz zarar
çamurla ıslatmadan daha büyük olacaktır.
Etik duyarlılık sahibi olan hekim karışıklığın içinde hangisinin etik
olduğunu seçmeyi başarır. Bilgi donanımı sayesinde tabloyu düzgün bir şekilde
oluşturabilir. Sahip olunması gereken medikal unsurlar hastanın veya durumun ne
olduğunu bilip ona uygun bir şekilde davranılmasını sağlar. İşin teknik ve
medikal yönü bütünleşmiştir. Bunların üzerinde sosyal yasal etik ile bütünleşme
eklenir. Etik değerlendirme ancak etik boyutu düşünmeye odaklanarak elde
edilir.
ÖZERKLİĞE SAYGI
Geçmişte
hekimlerin yalnız çalışması günümüzde ise hekimlerin bir sistem içinde yer
almaları nedeniyle hekimin hastaya karşı davranışı, hekimden beklenti
değişmiştir. Paternalist yaklaşımdan günümüzdeki kendi kaderi hakkında karar
verebilme hakkına sahip hasta yaklaşımına dönüşmüştür. Geçmişte sadece tıbbi
bilgisizliği nedeniyle hekim sorgulanırken günümüzde ise hastasını
bilgilendirmediği ve rızasını almadığı için sorgulanır olmuştur.
Bir hekim dürüst, erdemli, çalışkan, alçak gönüllü
olmalıdır. Hasta bir mağdur olarak başvurmuştur, çare arayan kişidir, tıbbi
bilgi olarak hastadan üstün olan hekim hastanın hastalığıyla ilgili bilgileri
alırken hastasına güven vermelidir. Hastasının bilgilerini saklayacağını,
mahremiyetini koruyacağını bilerek hastadan tıbbi ve ona ait olan bilgileri
alır. Hastanın yapılan muayenesi ve çeşitli tıbbi işlemlerden elde edilen
bilgiler, hastanın tıbbi öyküsü ve tıbbi
sonuçlarıyla birleştirilir, hastasına onun anlayacağı dilde elde edilen tüm
bilgiler anlatılmalıdır.
Türkçe’deki "özerklik"
sözcüğü İngilizce’deki “Autonomy”'nin karşılığı olarak kullanılır. atonomy”
sözcüğü gerçekte eski Yunanca kaynaklıdır ve “autos” ile “nomos” terimlerinin birleşmesinden meydana gelmiştir.
“Autos” türkçeye “kendi kendine” şeklinde; “Nomos” sözcüğü “kural”olarak
çevriebilir. Yani özerklik, "dışardan bir müdahale olmaksızın kendi
kuralını kendin belirlemek" olarak tanımlanır. Tıp alanında bugün
“özerklik” ifadesi yaygın biçimde etik değerlere ilişkin kullanılmaktadır.
Özerklik: Kişilerin ya da kurumların,
bizzat yapacakları ve kendilerine yapılacak olanlar konusunda son sözü söyleme
hakkına sahip olmasını ifade eder. özerklik, "dışardan bir müdahale
olmaksızın kendi kuralını kendini belirlemek" dir.
Bireyin kendi kaderini belirleme hakkı, bireyin kendi hakkında
karar verebilme hakkı şeklinde de tanımlanabilir. Özerk olma sağlık profesyonelinin
karşısındaki hastaya sorumluluk veren bir durumdur. Temelinde yeterlilik(competence)
bulunmaktadır. Yeterlilik
bu anlamda, dış bir baskı zorlama altında kalmadan serbest ve ussal
davranabilme yeteneği anlamına gelmektedir. Ancak
bu koşullardaki, “yeterli” kişinin özerkliğinden söz edebiliriz (6).Zihinsel melekelerin çalışır
vaziyette olduğu durumlarda geçerlidir. Çocukluk, yaşlılık, acil veya yoğun
bakımda, hastaların bilinçsiz olduğu gibi durumlarda kişi yeterliliğe sahip
olmayabilir. Sağlık profesyonelinin ağırlıklı görevi karşısındaki hastanın
yeterlilik durumuna göre bilgiyi aktarmaktır. Klinik yeterlilik ise bir klinisyen
(hekim) tarafından gözlenen hastanın verdiği kararın makul olduğuna kanaat
getirilmesidir. Hastanın yeterliliği verilen bilginin kavranması anlaşılmasını
sağladığı gibi belli bir zamanda, belirli tedavi seçenekleri hakkında seçim yapabilmesini sağlar.
Yasal yeterlilik ise tedavinin veya tedavisizliğin olası sonuçlarını tam olarak anlayabilme
(yasal) durumudur. Hekim hastasına karşı herhengi bri zorlamada bulunmaz,
iknaya çalışamaz, baskı veya otorite kuramaz, yönlendirme yapamaz hastanın tüm
kararları gönüllülükle gerçekleşmelidir.
Hasta bilinçsiz, yasal olarak zorunlu olan durumlarda, mental retarde
hastanın muayenesi için özeklik ilkesine uyulmayabiliri.
Bir kişinin özerkliği, o kişinin,
serbestçe ve kendi ussal yetileri ile seçme ve davranışta bulunabilme anlamına
gelir. İçinde yaşadığı şartlarda insanın bunu nasıl
gerçekleşebileceği tartışılabilir.
Özerk bir kişi serbestçe ve kendi usu ile davranır.
Bununla birlikte kişinin özerk
davranabilme yeterliliği olsa bile bu yeterli gelmeyebilir. Özerk bir kişi
kararından söz edebilmemiz için, o kişinin “özerk bir seçim”de de bulunabilmesi
gereklidir.Örneğin önüne getirilen bir onam (onay) formunu dikkatle okumadan
imzalayan bir hasta, özerk bir kararda bulunmuş sayılmaz. Bu nedenle hastanın
özerk bir kararından söz ediyorsak; bunun istemli, anlaşılmış ve bir denetleme
mekanizmasının etkisi
altında kalmadan
alınmış olması gerekir (6). Kişinin kendi kendini yönetmesi,
düşünme, kendi hakkında karar verme, özgür ve bağımsız olarak özdüşünce ile
karara dayalı bir eylemde bulunma, seçim yapabilmesi özerkliğin
koşullarıdır.
Hekim-hasta ilişkisi içerisinde
hasta özekliğinden söz etmek, gerçekte hekim-hasta ilişkisindeki niteliksel
değerin etik açıdan belirlendiği bir ilişki modelinden söz etmek demektir.
Diğer yandan, etik bir ilke olmak yanında hasta özerkliğinin korunmaya
çalışılması, pratikte başka bazı yararlı sonuçlar da doğurmaktadır: Örneğin, bu
ilkenin
hekimin tıbbi gücünü kötüye
kullanabilme olasılığı konusu üzerine caydırıcı etkisi olmaktadır. Hasta kendi
yaşamını daha güçlü biçimde kontrol altında tutabilmektedir. Ya da yasaların,
hastaları koruyucu şekilde yönlenmesi sağlanmaktadır. Tıbbi araştırma ile tıbbi
uygulamalar kişinin yaşam bütünlüğüne bir dokunmadır. Bu nedenle bunun belli kurallara uygun
gerçekleşmesi bir zorunluluktur.Kişiler, kendi beden bütünlüklerine sahip çıkma
hakkına sahiptirler. Yasalar buna zarar verici girişimleri yasaklar. Türkiye
Cumhuriyeti Anayasası’nın 17. Maddesi “Tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı
haller dışında, kişinin vücut
bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve tıbbi deneylere tabi
tutulamaz” demektedir.
İlkesel yönden özerkliğe saygı,
yararlılık ilkesinin karşı kutbunda yer almaktadır. Diğer yandan ise konunun
tartışılmasında kendini gösteren odak kavramlardan biri Paternalizmdir.
Hipokratik ya da geleneksel etikte yer alan hekim-hasta ilişkisi temelinde
paternalizm olduğu söylenebilir. Bu sözcüğün Türkçe’deki ifade biçimini ise
“babacıl”tutum ve davranışlar olarak kullanmaktayız. Paternalizm ile yararlılık
ilkesi perspektifin ucunda
birleşir gibidir. Buna rağmen her
ikisinin ayrı ayrı şeyler oldukları vurgulanır. Buna karşın paternalizmde
hekim, hastanın iyiliğini hastadan daha iyi biliyordur ya da yeterlilik içinde
olsa bile, hastanın kendisi için neyin iyi olabileceğine karar veremeyeceği
varsayımını güdüyordur Paternalizm,
artık günümüzde mesleki açıdan uygun bir
davranış örneği olarak
görülmemektedir. Ancak emir almaya alışkın toplumlarda hasta hekimin kendisi
yerine karar vermesini isteyebilir bu da hekimin sorumluluğunu artıracaktır.
Hekim hastasını karar verme sürecine katarken gerekli bilgilendirmeleri yapar,
onun karar vermesine izin verir. Sorularına yanıt vererek tam bir şekilde
aydınlatma yaparak hastasının bilgisinin kendisiyle ilgili karar verebilecek
duruma gelmesini sağlar. Özgecilik keişinin kendi yararını düşünemden
karşısındaki için yararlı bir eylemde bulunmasıdır.
Özerkliğe saygı, bilgilendirme (aydınlatma), onam alma,
mahremiyete saygı, sır saklama ihtisasa hürmet çağdaş düzenin önemli
kavramlarındandır. Bireylerin özerklikleri, daha özel olarak hasta bireyin
kendisine yapılacak girişimlerle ilgili son
kararı verme hakkı vardır. Özerliğe saygı sağlık profesyonelinin bu hakları
gözeterek davranmasıdır. Bilgilendirme ve onam kavramları özerklik ilkesine
bağlıdır. Bilgilendirme ve onam iki süreçtir.
Geleneksel tıbbı temsil eden
“hekim-merkezli” anlayış yavaş yavaş terk edilmektedir. Hekim-hasta
ilişkisindeki hem teknik, hem de etik yönden geleneksel olarak otorite gücünü
elinde tutan, koruyucu ve babacıl hekim kimliği; yerini, hastasıyla yapıcı bir
işbirliğine giren, onunla iletişimini arttıran, onun kişilik haklarına saygı
gösteren ve tıbbi karara hastasını da katan bir kimliğe bırakmıştır. Ağrı-acıdan
kurtulması, sakatlıktan çıkması, iyileşip yaşamını sürdürmesi için hastalarının
adına doğrudan sorumluluk almalarından dolayı hekimler toplum yaşamında başka
örneği olmayan bir mesleği temsil
ederler. Hekimin hastasına yararlı olmak için çabalaması değişen dünya
koşulları ve değerleri çerçevesinde artık yeterli gelmemektedir.
Ancak hekimlik uğraşısı, kaçınılmaz
biçimde, içerisinde belirli düzeyde bir “otorite” gücünü barındırır. Bilgili,
deneyimlere ve kişisel becerilere sahip olması ister istemez hekimi bir otorite
durumuna getirmektedir. Hekim hasta arasında
etken-edilgen ilişkisi vardır. Otorite
durumu hekim hasta ilişkisinde çağdaş hekimlik anlayışına uygun değildir.
Hastanın istemli, anlaşılmış ve bir
denetleme mekanizmasının etkisi altında kalmadan karar vermesi gerekir.
Özerkliğe saygı ilkesi hekimin tıbbi gücünü kötüye kullanabilme olasılığını yok
eder. Hasta özerklik ilkesi sayesinde kendi yaşamını daha güçlü biçimde kontrol
altında tutabilir. Özerk
bir kimlik olarak kendini ifade etmenin sekteye uğrayabileceği anlardan biri
hastalıktır. “Hasta” durumunda, söz konusu özerk kimliğimizi gerçekleştirecek
tutum ve davranışlarda bulunmak güçleşir; irade etkin bir biçimde serbest seçim
yapabilme yeterliliğini kaybeder. Hasta
özerkliğine saygı ilkesi derken hekime yöneltilen yükümlülük; karar verme ve
değerleri doğrultusunda davranabilme hakları da içinde olmak üzere, hastanın
bireysel haklarına saygı göstermek ile birlikte onun tıbbi kararda söz sahibi
olmasının sağlanmasıdır. Hastanın özerkliği, bilgilendirilmiş ve gönüllü
olmakla ilişkilidir. Tedavi ya da müdahaleye onam vermek ya da reddetmek,
özerkliğe saygı ilkesinin başta gelen ögelerinden biri iken, hastanın
özerkliğini kullanabileceği bir ortamın sağlanabilmesi de hekimin etik
yükümlülüklerindendir. Hekimin hastasına tıbbi bir kararla ilgili olarak
yalan söylemesi hastanın özerkliğine
zarar verir. Çünkü, yanlış bilgilendirilmiş bir hasta doğru karar verebilme
şansını kaybeder, özerk karar verebilme
hakkı elinden alınmış olur. Örneğin
kanserli hastaya, kanser olmadığını söylemek hastanın karar verme koşullarını altüst edecektir
Tıp uygulamasında ve hekim-hasta
ilişkisindeki tıbbi olgular karşısında tek bir ilkenin geçerliliğinden söz
edilemez. Vakaya ve yerine göre
ilkelerden birisi öncelik kazanabilir. Bazı klinik durumlarda özerkliğe saygı
ilkesi önemini yitirebilir.
•
ağır psikiyatri hastalıklar,
•
Fiziki sakatlıklar,
•
acil müdahaleyi gerektiren durumlar,
•
bilinç kaybı
•
Bu durumda zarar vermeme ve yararlılık
ilkeleri doğrultusunda davranmak gerekir.
Hekimler
artan yaptırımlardan dolayı gereksiz yere ileri tetkik isteme eğilimine
yönlenebileceği gibi, riskli uygulamalardan kaçınma eğilimine de yönlenebilir.
Bu durumun engellenmesi ancak hekimin tıbbi yetkinliği sayesinde önlenebilir.
Hastanın hekime güvenini yitirmesi verilen bilgilerin doğruluğu hakkında şüphe
oluşturacağı için karar verme süreci olumsuz etkilenir.
Bilgilendirme (aydınlatma), sağlık profesyonelinin bilgi
aktarımı sonucunda kişinin hastalığı veya durumu ile ilgili fikir sahibi
olmasının sağlanmasıdır. Sağlık profesyoneli tarafından bilgilerin hastaya
anlaşılır biçimde ifade edilmesi gerekir. Hasta ne durumda, neler yapılabilir,
tercih edilen seçenek nedir, yapılan uygulamalar sonucunda elde edilecek
faydalar nedir belirtilir. Hasta bilgilendirilirken seçenekler hakkında zorlama,
fiziki veya manevi baskı, sedasyon yapılmaz, ikna edilmeye çalışılmaz, hasta
yönlendirilmez.
Onam, rıza olur, onay, kabul muvafakat, uygun bulma ise
ikinci süreçtir. Onam, kişinin (hastanın) söylenenleri anlayıp, bilgi sahibi
olarak yapılacak işleri kabul etmesidir. Günümüzdeki yaklaşımda hastaya bütün
seçenekler sıralandıktan sonra o konuda hiç ısrarcı olmayıp, hangi seçeneği
tercih ederse uygulanması beklenir.
Bilgilendirme (aydınlatma) ve onam, hem hukuk hem etik
alanında yer alır. Hasta hakları yönetmeliği ve benzer yasal düzenlemelerin
yaptırımlarının daha güçlü olmasından dolayı “bilgilendirme ve onam” konusunda
hukukun ilgisi ön plana çıkmaktadır.
Hastanın onamı açık onam veya gerçek onam olarak ikiye ayrılır. Hastanın
neyle karşılaştığının tam farkında olması gerekir.
Hekimin aydınlatma ödevi hastaya tüm tıbbi uygulamanın
doğuracağı tehlikeler, ortaya çıkabilecek yan etkilerin, (tipik yan
etkiler) anlatılmasını kapsar. Hastayla
ilgili tüm tıbbi uygulamalar için hastaya aydınlatma yapılmalıdır. Hekim ne
kadar aydınlatacağına önyargılarına göre kendisi karar veremez. Anlatılması
gereken tüm bilgiler anlatılır. Aksi takdirde Hukuki sorun olarak hekimin karşısına çıkar. Hastalığın tanısı,
tedavinin yapısı,içerdiği
riskler, eğer işlem yapılmazsa prognozu, tedavinin alternatifleri, tıbbi terim
kullanmaksızın anlatılır. Hasta seçeneklerden birisini kabul edebilir, red
edebilir veya istediği anda uygulamalara son verebilir.
Ancak hekim hastanın sağlığı açısından ciddi sorun
yaratacaksa hastanın aydınlatılmasından vaz geçilebilir. Örneğin aşırı depresif
hastanın olası kanser hakkında bilgilendirilmesi sorun olabilir. Hekim o anki
duruma göre karar vermesi gerekir.
Hasta bilinçsiz, hastanın muayenesinin yasal olarak
zorunlu olduğu durumlarda (bulaşıcı hastalık yayma tehlikesi olan kişiler, yurt
dışı seyahatler, portör muayenesi gibi..), çocuk mahkeme ile koruma altına
alınmışsa onam aranmayabilir.
Hasta hekim sözleşmesinde onam alınması ilk kuraldır ve
hastanın en doğal hakkıdır.
ADALET İLKESİ
Adalet ilkesi" bireyleri toplumsal ve tıbbi
olanaklardan adil olarak yararlanmalarını öngörür. Uygulamadaki sorun, sağlık hizmetlerinde olan sınırlı
kaynakların nasıl paylaştırılacağı ya da dürüstçe paylaştırabilmek için uygun
ve kesin ölçütler olup olmadığıdır. Adalet" sözcüğünün taşıdığı anlam yükü
"doğruluk", "hak etme", "hak kazanma" gibi
anlatımlarla dile getirilebilse de gerçekte bunlar arasında içeriksel ayrımlar
söz konusudur. Bunlardan herbirinin adalet kavramının tam karşılığı olduğu
söylenememektedir
Sınırlı kaynakların kullanımı, adil kullanımı başlıklarını
da içeren bu ilke çerçevesinde adalet kavramıyla ilgili olarak iki saptama
yapılabilir. Adalet iki farklı şekilde oluşur. Birincisi verileni herkesin hak
ettiği şekilde alması, ikincisi ise herkesin eşit, mutlak miktarda almasını
ifade eder. Adalet sözü eşitlik olarak da kullanılır, dürüst olmayı kapsar.
Toplum yaşamında her bireyin yararına olan,
özgürlük-fırsat, gelir-esenlik gibi birey öz saygısına dayanan değerlerin eşit
biçimde dağıtılması gerekmektedir. Bu dağıtımın eşit olmayan biçimde olması
"adaletsiz" sözcüğüyle tanımlanabilecek istenmeyen bir durumla
sonuçlanmaktadır. Dolayısıyla adalet ilkesi, hak ve ödevlerin kararlaştırılıp
belli bir sözleşmeye oturtulmasını ve toplumsal-ekonomik yararların dağıtımının
düzenlenmesini esas almaktadır.
Olanaklar kişiler arasında paylaştırılırken paylaştırmayı
yapanın bir dayanak bulması gerekir. Seçenekleri;
1. Eşit paylaşma;
2. Bireylerin gereksinimlerine;
3. Bireylerin çabalarına;
4. Bireylerin katılımlarına;
5. Bireylerin hak ettiklerine;
6. Bireysel koşulların, serbest rekabet koşullarıyla olan
ilişkisine göre paylaştırılması biçimindeki maddelerde toplanmıştır.
Sağlık alanında adalet ilkesi tıbbi kaynakların
(araç-gereçden her türlü hizmete kadar) gereksinimlere göre, eşit ve dürüstçe
dağılmış olmasını bekler. Bu ilke sağlık çalışanlarının, çalışmalarında
karşılaşıyor oldukları kaynakların dağılımıyla ilgili etik sorunlarına yardımcı
olarak bazı yanıtlar getirir. Tıbbi olanakların her bireye yeterince
sağlanamaması bireyin sağlık hakkını zedelemektedir. Oysa biliyoruz ki, büyük
harcamalarla sağlanan çağdaş tıbbi bakımlar çoğunlukla sınırlıdır. Adalet
ilkesi klinik uygulamalar sırasında, kaynakların adil kullanımı üzerine ortaya
çıkan
etik çatışma sorunlarında da çözümleyici bir ilke olarak
kullanılır. Örneğin, bir yoğun bakım birimindeki yatak sayısının sınırlı olması
nedeniyle; bunlardan, hangi hastaların ne ölçüde yararlanabileceği ya da
diyaliz aracına aynı anda gereksinimi olan hastalar arasında kullanımının nasıl
pay edileceği gibi sıkça karşılaşılan etik sorun ikilemlerinde adalet ilkesi
çözümleyici işlevi bulunur. hastaların sırası nasıl belirlenecektir? Tıbbi
öyküye göre mi; gereksinime göre mi; başvuru sırasına göre mi; ödeme gücüne
göre mi; toplumsal değerine göre mi; yoksa tüm bunların karışımlarından elde
edilecek yeni ölçütlere göre mi? Adalet ilkesi insanların kişisel
özellikleriyle ilgili (yaş, cinsiyet, ırk, vb.) ölçütleri
doğru bulmamaktadır. Yaş tüm tıp uygulamalarında zaman zaman tehlikeli biçimde
ölçüt alınmaya başlanmıştır. Örneğin yaşamı tehdit altında olan genç bir hasta
ile aynı durumda yaşlı bir hastaya canlandırma işleminin hangisinden
başlanacağını seçimi gerçek bir etik sorundur. Sınırlı
kaynaklar adaletle ilgili bir sorun olduğunda yarar sağlama veya zarar vermeme
ilkeleri etkilenir.
Ayrımcılık, bir kişi ya da gruba yaş, ırk, renk, milliyet ya da
etnik köken; cinsiyet, hamilelik ya da medeni durum; özürlülük; dini inanç;
cinsel tercih ya da diğer kişisel özellikler nedeniyle başka kişi ya da
gruplara göre farklı davranılması sonucu oluşur ve bir kişinin normal günlük
yaşam etkinliklerine özgürce ve tam olarak katılma olanağından mahrum
bırakılması durumunda ortaya çıkar. Yaşlı ayrımcılığı, bir yaş grubunun lehinde
ya da aleyhinde olarak bir kişiye genellikle sadece yaşı nedeniyle gösterilen
farklı tavır, ön yargı, hareket, eylem ve kurumsal düzenlemeler olarak
tanımlanabilir.
Adalet ilkesine bağlı tıbbi uygulama sırasında
ayrımcılıktan kaçınmak gerekir. Ayrımcılık adalet ilkesini tehdit eder. Olumlu
veya olumsuz ayrımcılıkta, birileri başkalarına göre daha üstün veya daha
aşağıda tutulur. Toplumsal ölçekte ayrımcılık yapma eğilimi cinsiyet, ırk ve
inançla bağlantılı olarak karşımıza çıkar. Diğer ayrımcılık konusu olabilecek
sosyal statü, kişisel tercihler, prognoz, yaş, yaşam kalitesi gibi durumlar
toplumsal açıdan önemli olmasa da karar verme sürecinde sağlık profesyonelini
etkileyebilir. Ayrımcılık kategorik (bir grup veya zümreye karşı) veya
münferit(tek tek) şeklinde ikiye ayrılabilir. Müslüman hristiyan insanlar,
Yahudiler, tüm sarı saçlılar kategorik ayrımcılığa örnektir. Olumsuz ayrımcılık
genelde hoşa gitmez, olumlu ayrımcılık ayrımcılığa konu olan kişinin hoşuna
gider. Sağlık profesyonelinin bunlardan korunması, tıbbi özellikleri göz önüne
alarak davranışlarını belirlemesi, adaleti sağlaması gerekir. bir hekimin
birinci derecede yakını kayırması her ne kadar pozitif bir ayrımcılık olarak
görülse de insanın evladı gibi bir yakınına öncelik vermesi, kayırması etik
açıdan tartışma dışı bırakılabilir. Duygusal yük altındaki hekim zaten bu
seçimi düşünerek gerçekleştiremeyecektir. Toplumsal her alanda
"adalet" ve "adalet ilkesi"ne gereksinim duyulmaktadır. Tıp
hizmetlerinin istenen (arzu ve dilek konusu olan) nitelik ve değerde olabilmesi
kuşkusuz hizmet dağılımıyla da ilişkilidir. Bu paylaşımın
etik değerler ölçüsünde yapılabilmesinin "adalet
ilkesinin ölçütlerine uygunluğu ile gerçekleşebileceği ileri sürülmektedir.
Bu nedenle, sağlık çalışanlarının öteki önemli etik
ilkeler (özerkliğe saygı, yararlılık, kötü davranmama, aydınlatılmış onam) gibi
adalet ilkesini de iyi benimsemiş ve kavrayabilmiş olarak günlük uygulamalarına
aktarabilmeleri beklenmektedir.
Klinikte etik karar
verme süreci
İnsan ilişkileri çerçevesinde gerçekleşen karmaşık
süreçler, analitik bir yaklaşım benimsendiğinde sosyal, psikolojik, ekonomik,
politik, tarihi, felsefi, … unsurlara ayrılabilir. Farklı bir açıdan bakarak
sıralanan unsurların süreç bütününün birer parçası/yanı/yönü/boyutu olduğunu
söylemek de olanaklıdır. Bu bağlamda etik boyut, insan ilişkilerinin iyi
davranışı belirlemek ve gerçekleştirmekle ilgili-bağlantılı kısmıdır.
Tıbbın bir zihniyet boyutu vardır Zihniyet boyutundan
hareketle uygulamalar yapılır. Etik de iki boyut vardır. Birincisi düşünmek
ikincisi ise düşünme sonucu elde edilen yapıp etmeler. Klinikte etik karar
verme, yapacağımız eylemin sonucunda elde edeceklerimize göre karar vermedir.
Ne yapıp yapmayacağımız konusunda karar verme durumunda
eğer birileri bizim adımıza karar verirse biz onları uygularsak zihniyete uygun
olmaz. Hekimin davranışlarında olması gereken karakteristik özellik kararı
kendisi alıp bir sonuca varacak eylemde bulunmaktır. Hekim düşünme ile kararın
alt yapısını oluşturacaktır.
Yapılan işin tıbbi yönü çok önemlidir. Karar verme
sürecinin ana eksenini oluşturur. Hastanın şikayeti, tıbbi geçmişi, sistem
sorgusu, vital bulguları mevcut olan takip tetkik ve tedavi sonrası ne olacağı
hastanın nasıl takip edileceğine ilişkin hastayı merkez alan düşünceler
bulunur. Ancak karar verme sürecinde zihnin bütün alanını hastanın tıbbi öyküsü
doldurmaz. Hastanın sosyal, kültürel ekonomik sorunları ve etikle bağlantılı
sorunları hekimin zihninde yer alır. Karar verme sırasında etikle ilgili
unsurlar önemlidir. Bunlardan birisi etik donanım, dünya görüşü içinde var olan
soyut ve somut unsurlar arasında nelerin var olduğuna dair farkındalığı ve
bilgi sahibi oluşu önemlidir. Eğer hekim bunlara uygun düşünceye yönelik
davranışı seçerse duyarlılık oluşur, soyut kriterlere göre gündelik hayatın
çözümlemesi yapılırsa etik değerlendirme ortaya çıkar.
Etik duyarlılık ve etik kaygı ifadeleri insan
ilişkilerinin bu boyutuna yönelik bilinçli bir ilgiyi dile getirir. Bu ilgi
duyarlılıkta etik boyut konusunda bilinçli olma ve ona önem vermenin
bileşkesidir; kaygıda ise bu ikisine etik sorun bulunduğu yönünde bir endişe
eşlik etmektedir.
Etik kaygı soruna yönelik oluşur.
Etik duyarlılık sahibi olan hekim karışıklığın içinde
hangisinin etik olduğunu seçmeyi başarır. Bilgi donanımı sayesinde tabloyu
düzgün bir şekilde oluşturabilir. Sahip olunması gereken medikal unsurlar
hastanın veya durumun ne olduğunu bilip ona uygun bir şekilde davranılmasını
sağlar. İşin teknik ve medikal yönü bütünleşmiştir. Bunların üzerinde sosyal
yasal etik ile bütünleşme eklenir. Etik değerlendirme ancak etik boyutu
düşünmeye odaklanarak elde edilir.
Etik değerlendirme sonucunda dört ayrı karar vereceğimiz
durum olabilir.
1.Birincisi herhangi bir alanda odaklandığımızda etik
yönünü değerlendirecek kayda değer bir şey olmayabilir.
2.Değerlendirme sonucunda etik yönü olan bir durum var
olabilir karışıklığı neyin sağladığı bilinmeyebilir.
3.Etik yönü bulunan duruma ilgili yasal bir düzenleme var
olabilir standart kurallara uyulması gerekir.
4.Etik yönü bulunan durumun içinde etik ikilem var
olabilir. Alternatiflerin seçimi için karar vermeye çalışılır.
Bu dört ayrı süreçte her birinde davranış diğerinden
farklı olacaktır.
Etik değerlendirme retrospektif
ve prospektif olarak gerçekleştirilebilir. Eğer geçmişte kalan karar verme
süreci etik açıdan değerlendiriliyorsa retrospektif değerlendirmedir. Etik
süreç tüm boyutlarıyla düşünce aşamasından, düşünmeyi yönlendiren değerler ve
kurallar, niyet ve gerçekleşen sonuca kadar değerlendirilir.
Etik ikilemler
Meslek hayatı yolunda ilerlerken insanlar bazen yol
ayrımına gelebilir. İkilemler de yol ayrımına benzer. Hekimin seçim yapması
gerekebilir. Ancak ikilemler yol ayrımından daha kötüdür içe sinmeyebilir, akla
uygun olmayabilir. Etiğin kuralları daha meşrudur. Toplum düzeyinde etik
dışılıklar daha çok görülürken daha okur yazar kesimde etiğin ikilemleri daha
fazladır. İkilemler bir seçim türüdür. Bir değer diğerine yeğlenir. Örneğin
yarar sağlama ile zarar vermeme karşı karşıya gelebilir. Birinin seçilmesi gerekir.
Değer eylem ve kural üçlüsü asfalt yolda ilerleyen bir
araba ve arabayı kullanan şoföre benzetilebilir. Bu üçlü arasında daimi bir
ilişki söz konusudur. Eylemlerimiz otomobil ise ona yön veren yavaş veya hızlı
gitmesini sağlayan değerlerimizdir. Kurallarsa daha önce değerlerimize, gitmek
istediğimiz yere göre hazırlanmış asfalt yol olur. Bazen kurallar arasında
bazen değerler arasında ikilemler olur. Daha çok değerler arasında ikileme
düşülse de daha resmi daha geleneksel kurallar arasında da ikilemler olabilir.
Örneğin açlık grevlerinde bir hekimin karşılaştığı kurallar hekimi özerklik
ilkesiyle karşılaştırabilir. Sır saklama bulaşıcı hastalıklar karşısında umumi
hıfzısıhha kurallarıyla ikileme düşürebilir.
İkilemlerde elimizde bir reçete olmadığı için en az değer harcanan ve veya en fazla değer
korunan yol şeklinde hesaplama yapmak gerekir.
Hekimin değerleri ve ilkeleri daha belirgindir. Birincisi
John Harris’in Hayatın değeri adlı kitabında da altını çizdiği gibi yaşama
saygı ilkesidir. Yaşama saygı ilkesi tek ilke olarak da karşımıza çıkabilir.
Childers ve
Beuchampın dört temel ilkesi yarar sağlama, özerklik ve özerkliğe saygı, zarar
vermeme, adalet ilkesidir.
Özerkliğin alt başlığında yer alabildiği gibi ayrı ilkeler
olarak da kabul edebileceğimiz aydınlatma ve onam, dürüstlük, Mahremiyete
Saygı, Sır Saklama ilkeleri vardır.
Meslektaşlar arasında yer alan özgecilik genel olarak tıp
içinde yer alır. Ancak daha geniş toplulukları da ilgilendiren ilkelerdir.
Dört temel ile özerkliğe saygı, Yarar sağlama , adil olma
zarar vermeme doktorların etik kavramlar sayesinde daha kolay karar almalarını
sağlamaktadır.
AYDINLATMA ve ONAM
Oya Ögenler
Aydınlatılmış onam, temelde
bireyin özerkliği, beden bütünlüğü ve kendi yazgısını belirleyebilmesi
kavramlarına ve kişiye saygı ilkelerine dayanmaktadır. Özerklik, kişinin kendi
kaderini tayin hakkıdır ve sağlık alanına indirgenirse, kendi sağlığı hakkında
karar alma veya kararlara katılabilme hakkı olarak tanımlanabilir. Hekimin,
hastasının özerkliğine saygı göstermesinin en önemli boyutlarından birisi
aydınlatılmış onam öğesidir. Onam, önerilen tıbbi girişimle ilgili olarak
kişiden alınan rıza anlamına gelmektedir. Hastanın tıbbi müdahale için üstü
örtük ya da açık onayının alınması eski bir olgu olsa da, burada sözünü
ettiğimiz aydınlatılmış onam kavramının vardığı farklı nokta hastanın
bilgilendirilmesi, tıbbi karara katılımının sağlanması ve hekimin hasta ile
işbirliğine girmesidir. Hiç kimseye onamı olmadan tanı, tedavi ya da bilimsel
araştırmaya yönelik herhangi bir tıbbi girişim uygulanamaz. Kişinin bu hakkını
layığı ile kullanabilmesi için doğru ve yeterli bilgiye sahip olması şarttır.
Onam formları hastaneye yatış kargaşası sırasında diğer evraklarla birlikte ya
da hasta yatış formu üzerinde küçük bir detay olarak imzalatılmakta, hastaneye
yatış için zorunlu bir formalite olarak görülebilmektedir. Oysa, hastanın
onayını almak tıbbi girişim öncesinde hastaya her türlü işlemi kabul ettiğini
gösteren bir kağıdı basitçe imzalatmaktan oldukça farklıdır. Uygulanacak tanı
ve tedavi yöntemlerinin niteliği, beklenen yararları, olası yan etkileri,
alternatif tanı ve tedavi yöntemleri ile bunların özellikleri hastaya
anlatılmalıdır. Kişi ancak içinde bulunduğu tıbbi durumu, bu duruma yönelik
tanı ve tedavi seçeneklerini, ileriye yönelik kendisini etkileyecek özellikleri
bilmesi durumunda karar sürecine sağlıklı bir biçimde katılabilecektir. Yapılan bilimsel çalışmalar, hastaların
kendileri hakkında verilecek karara katılabilmeleri için yeterince
bilgilendirilmelerinin önkoşul olduğunu düşündüklerini göstermektedir. Aynı
biçimde hekimlerin yaygın kanısının tersine, hastaların büyük yoğunluğu olası
yan etkiler ve komplikasyonları öğrenmenin tedaviyi reddetmelerine neden
olmayacağını belirtmektedirler.
Hastanın karar verme esasına
dayanan doktor hasta ilişkisinin temelini oluşturmaktadır. Bu nedenle
aydınlatılmış onam hastanın karar vermeye gönüllü olması kadar bilginin
açıklanmasını ve anlaşılır olmasını da zorunlu kılmaktadır.
Aydınlatma ve onam "güvene
dayanan ilişkiyi" ve bireyin "kendi hakkında karar verme
hakkını" içinde barındırır ve yasalarca bu hak güven altına alınmıştır.
Çünkü yasaca yeterli olan bir kişi, bedenine ne yapılacağına karar verme
hakkına sahiptir. Anayasamızın 17. maddesi “Herkes, yaşama ve manevi varlığını
geliştirme hakkına sahiptir. Tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller
dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz, rızası olmadan bilimsel ve
tıbbi deneylere tabi tutulamaz.”
Aydınlatma: Hastanın verilen bilgiler ile uygulanması
düşünülen tanı ve tedavi yöntemlerine özgürce karar verebilecek hale
getirilmesidir.
Onam (Rıza alma) Hastanın yapılacak tıbbi işlemler için
bilinçli olarak vereceği izine denir.
Hekim, yapacağı işlemler hakkında
bilgilendirme yapmaz veya hasta önerilen tedavi ve işlemleri kabul etmezse,
hastasına dokunamaz ve tedavi edemez.
Bilinci açık ,iyiyi
kötüden ayırt edebilen,anlama yetisi yerinde olan ve reşit olan her hastadan
aydınlatılmış onam almalıdır. Akıl Hastalığı, Akıl zayıflığı, nedeniyle
hukuki işlem yapmaya ehliyetinin sınırlanmamış olması gerekir.
Eğer hastanın bilinci kapalıysa, iyiyi
kötüden ayırt edemiyorsa, anlama yetisine sahip değilse veya reşit değilse
aydınlatılmış onamını vasisinden almalıdır.
Reşit olmak 18
yaşını doldurmak,
Bazı hallerde 18
yaşının altındada olsa evlenen kişiler reşit sayılır
Bazı hallerde 15
yaşını dolduran kişiler kendi isteği ile ve velisinin rızasıyle mahkemece reşit
kılınabilir
Hasta-hekim ilişkisi
sözleşmeye dayandırılmakta olup bu sözleşmenin kurulabilmesinin ilk koşulu
hastanın onam vermiş olmasıdır. Hekimin cezai sorumluluğu açısından, onamın
ikna yani aldatarak, hile ile elde edilmiş olması,doktorun irtikap (kötü bir iş
yapma ) suçu ile yargılanmasına neden olmaktadır.
Aydınlatılmış
ya da bilgilendirilmiş kısmı ile onam kısmının çeşitli öğeleri bulunmaktadır.
Aydınlatma(bilgilendirme)
öğeleri:
1. Bilginin açıklanması,
2. Bilginin anlaşılması.
Onamın öğeleri:
3. Gönüllü onam (gönüllülük),
4. Onam vermeye yeterlilik.
Bilginin Açıklanması: Hastalık,
tanı ve tedavi yöntemleri, önerilen cerrahi girişimin yararları, tehlikeleri,
yan etkileri, varsa seçenek tedavileri, bunun yararları ve tehlikeleri hakkında
bilginin, verilmesi zorunluluğu altında yatan, kişinin kendi hakkında karar
verme hakkına
bağlı olarak bilme hakkı ve
tercih yapma hakkıdır. Amaç, bireyin haklarını korumak ve onurlandırmaktır. Bu
amaç doktoru açıklama ödeviyle yükümlü kılmaktadır
Bilginin Anlaşılması,
Kavranması: Açıklanan bilginin hasta tarafından anlaşılması, kavranması geçerli
bir aydınlatılmış onamın ön koşulu olarak kabul edilmektedir.
Hekim verdiği bilginin
anlaşılırlığını sağlayamaz ise, açıklama ödevini yerine getirememiş olmaktadır.
Hekim bilgiyi hastanın
anlayabileceği bir şekilde sunmalıdır. Ağır ağır gerekli tekrarları yaparak,
teknik terimler kullanmayarak bilgi vermelidir. Ve hastanın verilen bilgiyi
anlayıp anlamadığını öğrenmelidir.
Gönüllülük: Hastanın kendisi için uygun gördüğü kararın uygulanmasına
İzin verilmesi demektir. Hekim ya da hasta ailesi, hasta için daha İyi olduğuna
inandıkları karara hastanın katılmasını sağlamak için baskı yapabilirler, hatta
zorlayabilirler. Bu ve benzeri tutumlar hastanın gönüllülüğünü ortadan
kaldırdığı gibi, hastanın özerkliğinin de zedelenmesine neden olmaktadır
Yeterlilik: Yeterliliğin esası; bir hastanın belirli bir
zamanda, belirli tedavi
seçenekleri hakkında anlamlı bir seçim yapma kapasitesi olarak açıklanmaktadır.
Ülkemizde hastaların yarıya yakını tıbbi girişimler için onam
verme konusundaki yasal haklarını bilmemektedirler. Oysa onam konusunda
ülkemizdeki yasal düzenlemeler çok eski tarihlidir. 1928 tarihli Tababet ve
Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair Kanun’un 70.maddesinde “hekimlerin
yapacakları her çeşit ameliye için hastanın önceden rızasını almaları” ve
“büyük cerrahi ameliyeler için bu rızanın yazılı olması”
gerekliliği yer almaktadır. Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi’nin yerini almak
üzere, 1998’de Türk Tabipleri Birliği 47. Genel Kurulu’nca kabul edilen
Hekimlik Meslek Etiği Kuralları’nda, “Aydınlatılmış Onam” başlığı altında şu
maddeye yer verilmiştir:
“Hekim hastasını, hastanın sağlık durumu ve konulan tanı,
önerilen tedavi yönteminin türü, başarı şansı ve süresi, tedavi yönteminin
hastanın sağlığı için taşıdığı riskler, verilen ilaçların kullanılışı ve olası
yan etkileri, hastanın önerilen tedaviyi kabul etmemesi durumunda hastalığın
yaratacağı sonuçlar, olası tedavi seçenekleri ve riskleri konularında
aydınlatır....Sağlıkla ilgili her türlü girişim, kişinin özgür ve aydınlatılmış
onamı ile yapılabilir.”
AYDINLATILMIŞ ONAM
KOŞULLARI
1-Hastanın aydınlatılmış olduğuna karar vermesini sağlamak için
gerekli tüm bilgilerin açıklandığını belgelemelidir.
2-Anlaşılabilir,açık ve sade olmalı; özel açıklamaların
yapılabilmesi için boşluklar bırakılmalıdır.
3-Okunması sağlanmalı, hastaya bunun için uygun ortam ve zaman
vermelidir.
4-Hastayla birlikte,sorumluluğu alan hekimin de imzalayacağı bir yer
bulunmalıdır.
Rızanın (onamın) ispatlanması hekime ait
bir yükümlülüktür.
Çağdaş Hukuk sistemi,
uygulamalarda hastanın onamının
varlığını, hekimin eylemlerinin hukuka uygunluğunun ana unsuru olarak
kabul eder. Kanıtlama yükümlülüğü hekime
ait olduğundan, kötü bir sonuçta ortaya çıkan davada; hekimin hastasını
aydınlattıktan sonra onamını elde ettiğini ispatlaması gerekir. T.C. Yasalarına
göre aydınlatma yazılı ya da sözlü olarak yapılabilir. Bazı hallerde aydınlatmanın yazılı yapılması
gerektiği yasalarla belirlenmiştir. (Kürtaj, sterilizasyon, organ nakli v.b
Ancak kötü bir sonuç halinde rızanın ispatlanması hekime ait bir yükümlülük
olduğu için rızanın yazılı olması gereklidir (HUMK 287. madde).
SÖZ UÇAR YAZI
KALIR Onam’ ın
alınmaması durumu hukuki
ve cezai sorumluluk doğurmaktadır.
1-Acil Girişimler :Yaşamın ve hayati organların tehdit altında
olduğu durumlarla sınırlıdır. Hekim hastasının hayati
tehlikesinin olduğunu kanıtlayabilmelidir.
2-Normal tedavi
süreci içinde gelişen olağandışı durumların kontrol altına alınması
zorunluluğu: Eğer ,tedavi için hekime önceden planlanmayan, ancak uygulanması
aciliyet gerektiren ek önlemler alınmasını gerekli görüyorsa ve hastanın da
bilinci kapalı ise onam almadan işlem gerçekleştirilebilir.( Cerrahi girişimin genişletilmesinin zorunlu
olduğu bazı hallerde). Ancak,bu durum yasal açıdan sorumlu tutulmayı
engellememektedir.
3-Yasal
Zorunluluklar:Hastanın muayenesinin yasal açıdan zorunlu olduğu durumlarda,yine
de hastayla iletişim kurularak açıklama yapılmalıdır. (adli vakalar,
toplum sağlığını
tehdit eden bulaşıcı hastalıklar v.b.)
4-Kapsamlı bilgilendirmenin (aydınlatmanın) hastayı olumsuz etkileyeceği
hallerde (TDN M.14)
5-Hastanın açık isteği varsa,
Hasta serbest iradesi ile aydınlatılmak istemezse
6- Acil durumlar
doğal afet
savaş anı
toplu kazalarda
Mahkemenin yada devletin koruyuculuğu
altındaki yetersiz kişilerin tedavisinin bu kişinin yararına olduğuna,
mahkemenin karar verdiği durumlar ile hastanın mental durumundaki bozukluk
nedeniyle hastanede alıkonulması sorumluluğunun bulunduğu durumlarda da onam
şartı aranmaz. Tıbbi müdahalenin
gecikmesi durumunda hayati tehlike oluşacaksa, Toplum sağlığı açısından
tehdit oluşturuyorsa, İntihar
girişimlerinde rıza aranmaz.
Aydınlatılmış
Onam Nasıl Olmalı?
1. Önerilen tedavi veya işlem açıklanmalı
2. Ölüm ve ciddi sakatlık
riskleri vurgulanarak, önerilmiş olan tıbbi işlemin yarar ve riskleri
açıklanmalı
3. Alternatif tedavi ve
müdahalelerin, yarar ve risklerini de içerecek şekilde açıklanmalı 4. Tedavi edilmediğinde ortaya
çıkabilecek muhtemel sonuçlardan bahsedilmeli
5. Başarı şansı ve başarıdan ne kastedildiği
açıklanmalı
6. İyileşme sırasında en büyük
problemin ne olduğu ve normal yaşamına ne kadar zamanda dönebileceği hakkında
da bilgi verilmelidir.
Hastayı sağlık durumu konusunda aydınlatmak
hekimin sorumluluğudur.
Müdahale ekip tarafından
gerçekleştirilecekse ekibin yöneticisi aydınlatılabilir
Müdahaleye katılan
hekimlerden her biri kendi uzmanlık alanı ile ilgili aydınlatma yapabilir.
Hasta reşit ve ayırtım
gücüne sahipse aydınlatma hastaya yapılır
Hasta küçük veya ayırtım
gücüne sahip değilse veli veya vasisi aydınlatılır
Hasta isterse
aydınlatılmak üzere kendisinden başka
birini belirleyebilir.
Hastanın tıbbi müdahaleye
onam vermesinden önce yapılır
Hastaya uygulanacak
tedavi yöntemi ya da yöntemlerinden biri ile ilgili karar verebilecek kadar
uygun bir zaman tanınmalıdır.
Acil durumlarda zaman
konusunda sınırlama olabilir.
Aydınlatmanın
Genişletilmesi
Müdahale sonucunda
oluşabilecek risk büyükse
Müdahale doğrudan tedavi
amacı taşımıyorsa
Tıp bilimi ve
uygulamasına henüz yerleşmemiş bir girişim söz konusu ise
Hastanın açık isteği
doğrultusunda aydınlatma artırılır.
Her müdahale için matbu bir onam formu kullanılması çok uygun değildir.
hastaya ve hastalığına özel farklıkların belirtilmesi gerekir
Kullanılacak formda hastanın kendi el
yazısı ile doldurabileceği bir bölüm olmalı
bölümde yazılması gerekenler
- Hastalığımı ve tedavi
olmadığımda olacakları biliyorum.
- Yapılacak tedavinin
mahiyetini biliyorum.
- Başka tedavi yöntemlerini ve
bunların risklerini biliyorum.
-
Müdahalenin risk ve yan etkilerini biliyorum.
-
Bana müdahale yapacak kişileri biliyorum.
- Kendi özgür irademle karar
veriyorum.
-
Bu müdahaleyi kabul etmeme ya da istediğim zaman
vazgeçme hakkımın olduğunu biliyorum.
-
Başarı olasılığını biliyorum.
- Tedavi olmadığımda ne olabileceğini
biliyorum.
- Bana söylenenlerin tümünü anladım.
- Doktorum tüm sorularımı cevapladı.
- Aydınlatılmış onam formunun anlamını
biliyorum.
Rızanın
Kapsamı; Hastanın rızası hangi konuya ilişkin ise,doktorunda müdahalesini bu konuda
gerçekleştirmesi yani verilen rızanın çerçevesinde kalması gerekmektedir.
Müdahale sırasında hasta için risk
taşımayan fakat yararlı olacak başka bir müdahaleyi dahi hastanın onayı olmadan
yapamaz.
Bilgilendirme (aydınlatma);
* Özel bir emek istemektedir .
* Özel bir zaman ayrılmasını
gerektirmektedir.
Bilgilendirme (aydınlatma);
Hastanın kültürel, toplumsal ve
psişik durumuna uygun olarak yapılmalıdır.
Hastanın anlayabileceği dilde * Tıbbi terimlerden uzak
* Hastanın anlama kapasitesine uygun
* Ortak dil yoksa çeviri yapılmalıdır.
Hasta; tanı ve tedavi
işlemlerinin herhangi bir aşamasında, diğer bir hekimin görüşünü alma hakkına
sahiptir
Hasta kendisinin ve bir
başkasının bilgilendirilmemesini veya kendisi yerine belirlediği bir kişinin
bilgilendirilmesini isteyebilir. Bu durumda hastanın yerine yakını
bilgilendirilir.
Bilgilendirme (aydınlatma)
yapılmadan alınan
Etik ilkelere ve yasaların
kurallarına karşı alınan
Belli bir süreyi aşmış gebeliğin, tıbbi gereklilik
olmadan sonlandırılması için verilen
Ötenazi için verilen onamlar
geçersizdir. Hekimin cezalandırılmasına neden olur.
Hastanın bilgilendirilmesi ve
Onam’ının alınması , sağlık
çalışanlarının görevidir . Hastane yönetimleri ve sağlık çalışanlarının ,
konuyu iyi bilmeleri , inanmaları ve bu
yönde etik ağırlıklı bir bilinç
geliştirmeleri gerekir .
İNSAN HAKLARI VE TIP
ETİĞİ
Yrd Doç Dr Oya
Ögenler
İnsan, bünyesinde fizyolojik yapıyla manevî değerleri
bütünleştiren bir varlıktır ancak insan kavramı yalnızca insanın fizyolojik
yapısını oluşturan organları anlatmaz.
İnsan, hayatını sürdürme ihtiyacının yanında onurlu ve kendine yakışan
bir hayata da sahip olmak ister bu nedenle bir arada yaşadıkları zaman kurallar
gerekir. Bu kurallardan birisi olan ahlâk kuralları; toplumdan topluma değişen,
aynı toplum içersinde zamanla değişiklik gösterip iyi ve doğru olanı kabul
eden, yazısız davranış kurallarındandır.
Etik, pratik felsefenin bir konusu olup, doğruyu, yanlışı,
iyiyi ya da kötüyü tanımlamaya çalışan bir felsefe dalıdır. Pratiktir; çünkü
insanların ne şekilde davranmaları gerektiğiyle ilgili somut ve kanıtsal
bilgiler sunar. İnsan hakları kavramına baktığımızda tüm insanların hiç bir
ayrım gözetmeksizin yalnızca insan oluşlarından dolayı eşit, özgür ve onurlu
yaşama hakkına sahip olmalarıdır. İnsan hakkı kavramı toplum içinde olmaktan
gelir ve birlikte yaşamanın gerektirdiği bir şeydir.
İnsan hakları olması gereken, evrensel olan, herkese
tanınması gereken, hukuk tarafında itina ile güvence altına alınan haklardır.
İnsan hakları kavramı, yaşama, özgürlük, eşitlik, çalışma, eğitim, sağlık,
yerleşme ve seyahat özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü gibi hakları içerir. Bu
haklar yalnızca insan olmakla kazanılan haklardır, evrenseldir ve en önemlisi
ahlâksal niteliktedir. İnsan hakları devletten daha önemli olup asla geri
alınamaz.
Genel “ahlak” terimi ile “etik” bu yazı içinde farklı
anlamda kullanılmaktadır. Dolayısıyla ahlak kuralları insan haklarını
sınırlayabilir, etik düşünce ile bu duruma engel olmak gerekir.
Genel ahlâkın insan hakları üzerindeki işlevi baktığımızda
bir sınırlandırma görmekteyiz.
Genel ahlâk kavramının, bir sınırlama nedeni sayılması,
toplumun oluşması ve sağlıklı bir biçimde işlemesinde salt maddi değerlerin
değil, manevi değerlerin de pay sahibi olmasından kaynaklanmaktadır ve bu
manevi değerler toplumdan topluma değişmektedir. Ahlâki değerler toplumun görüş
açısını ifade ederler ve çok önemlidirler. Bu yüzden söz konusu değerler, genel
ahlâk biçiminde formüle edilir ve insan haklarını sınırlandırır. Kişiden kişiye,
toplumdan topluma ve zamandan zamana değişen ahlâk ilkelerinin bu amaçla
kullanılması yasama organı ve siyasi iktidara geniş takdir yetkisi verir ve
bunun için bu durum suiistimale açık bir ortam yaratarak insan haklarını
tehlikeye düşürebilir. Örneğin genelev çalışanı bir kadının gebe kalıp küretaj
amacıyla sağlık çalışanına başvurduğunda negatif bir tavır görebilir, kadın
tecavüze uğramışsa, verilen cezada indirime kadar insan haklarına aykırı
eylemler ortaya çıkabilir. Hırsızın kaçarken kazaya uğraması ev sahibini
yaralaması aynı anda sağlık çalışanına başvurduklarında öncelik hakkında insan
haklarına aykırı ayrımla karşılaşabilir. Sağlık çalışanlarının doğrudan
katılımını içeren çok çeşitli insan hakları suiistimalleri vardır. Bunlar: bazı
işkence biçimleri, ölüm cezasının uygulanması, acımasız ve insanlık dışı
bedensel cezalandırmaları kolaylaştırma, zorla besleme, istek dısı sedasyon
uygulama, yasadışı organ ticareti, kadın sünneti ve diğer zararlı geleneksel
uygulamalar, zorla kısırlaştırma ve diğer cebri üreme sağlığı uygulamalarıdır.
İnsan denekler üzerindeki, özellikle de korumasız grupların üyesi olan
bireyleri içeren, bilimsel deneyler insan hakları ihlali olasılığını yüksek
olduğu bir diğer alandır. Korumasız gruplar çocuklar, öğrenciler, işçiler,
mahkumlar, kadınlar gibi incinebilir gruplardır. Herhangi bir yerde, ya da
ilişkide egemenlik var ise; orada üst-ast / buyuran - buyurulan, yani eşitsizlik var demektir. Eşitsizlik ise
yokluk, yoksunluk, çatışma ve savaş
demektir. İnsan hakları özellikle dezavantajlı bireylerle ve gruplarla
ilgilenir. Örneğin ruh sağlığı sorunları
olanlar, sığınmacılar, yaşlılar ayrımcılıga maruz kalabilecek kişilerin
ihtiyaçlarını dile getirirler. Bir ilişkinin iki ucunda bulunan taraflar
karşılıklı hak ve ödevlere sahiptir, taraflardan birisi için hak olan diğer
taraf için ödevdir. Hak; adalet ve hukukun bireylere kazandırdığı şeye
denir. Haklar genellikle egemen olanın
ödev ve sorumluluklarından yola çıkarak belirlenir. Hakların karşısındaki egemenler birincil, ikincil ve
üçüncül olarak sıralanabilir.
BİRİNCİL / TEMEL EGEMENLİK HALKALARI
İnsanın bedenine egemenliği
Ailenin egemenliği
Klanın, sülalenin egemenliği
Ulusun /devleti n egemenliği
Ulusların, uluslara ve kişiye egemenliği
EVRENSEL /TEMEL/ KLASİK İNSAN HAKLARI:İnsanları temel
egemenlik halkalarına karşı koruyan; yaş, cins, statü, ırk, din ulus ve düşünce
farkı gözetmeksizin tüm insanlar için geçerli olan haklara evrensel /temel /
klasik insan hakları denir.
İKİNCİL EGEMENLİK
Erkek egemenliği; KADIN HAKLARI
Ergin egemenliği: ÇOCUK HAKLARI
İşveren/kapital egemenliği ;İŞÇİ HAKLARI
Öğretmen egemenliği; ÖĞRENCİ HAKLARI
Üretici egemenliği; TÜKETİCİ HAKLARI
Sağlam egemenliği; ÖZÜRLÜ HAKLARI
Sağlık çalışanı egemenliği; HASTA HAKLARI
ÜÇÜNCÜL EGEMENLİK
İnsanların hayvanlara egemenliği; HAYVAN HAKLARI
İnsanların doğaya / küreye egemenliği; ÇEVRE HAKKI /
KÜREYE ORTAKLIK HAKKI
Hak kavramı, hukukun temelidir. Tartışılmaz olan ve herkes
tarafından kabul edilmesi gereken özgürlüklere hak denir. Her hakkın temel özelliği kendine saygı gösterilmesini
zorunlu kılmasıdır.
İnsanları egemenlere, onların zorbalık ve baskısına karşı
koruyan moral, etik ve toplumsal değerler ile
bunlardan türetilmiş yasal düzenlemelere insan hakları denir.
İnsanın salt insan olması nedeniyle öznesi olduğu, onun
tüm yönleriyle kişiliğini korumayı ve geliştirmeyi amaçlayan evrensel ilke ve
kurallar bütünüdür. Mümkün olan en yüksek bedensel ve ruhsal sağlığa sahip olma
hakkı uluslararası hukukla korunmuş temel bir insan hakkıdır.
İnsan Hakları, dokunulmazdır.
Bu hüküm, Anayasamızın 17. maddesinde de yer almıştır. (Hiç kimsenin vücut
bütünlüğüne dokunulamaz, işkence ve eziyete maruz kalamaz, hiç kimseye insan
onuru ile bağdaşmayacak ceza verilemez.) İnsan Hakları, bireyseldir. Bu özellik, insanların hiç kimseye bağlı olmadan,
kendi başlarına davranabilmesi, irade açıklayabilmesi anlamına gelir. Ayrıca
hiçbir toplum için veya başkası için bir insanın hakkı yok edilemez. İnsan
Hakları, vazgeçilemez ve
devredilemezdir. Herhangi bir çıkar karşılığı vazgeçilmesi söz konusu
değildir. İnsan hakları kavramı, yaşama, özgürlük, eşitlik, çalışma, eğitim,
sağlık, yerleşme ve seyahat özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü gibi hakları
içerir. Bu haklar yalnızca insan olmakla kazanılan haklardır, evrenseldir ve en önemlisi ahlâksal
niteliktedir. İnsan hakları devletten, politikadan veya herhangibirşeyden daha
önemli olup asla geri alınamaz. İnsan hakları olması gereken, evrensel olan,
herkese tanınması gereken, hukuk tarafında itina ile güvence altına alınan
haklardır. İnsan denekler üzerindeki, özellikle de korumasız grupların üyesi
olan bireyleri içeren, bilimsel deneyler insan hakları ihlali olasılığını
yüksek olduğu bir diğer alandır.
İnsanların
yaşadıkları kötü deneyimler
20 Kasım1945 ile 1 Ekim 1946 yılları arasında devam eden
Nuremberg Mahkemelerinde Yahudiler üzerinde yapılan deneylerden bahsedildi,
anestezi, ortopedi çalışmaları bilimsel dergilerde yayınlandı hiçbir dergi
editörü bu çalışmaların kimler üzerinde yapıldığını sormadı görmezden gelindi.
Mengele, kamp tutsakları arasından "kobay"
olarak seçilen yetişkinler ve çocuklar üzerinde, insan vücudunun acıya veya
soğuğa ne kadar dayanabildiğini anlamak için korkunç deneyler yaptı.
"İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 10 Aralık 1948 Tarih ve
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun 10 Aralık 1948 tarih
ve 217 A (III)
sayılı Kararıyla ilan edilmiştir. Türkiye de çok kısa zaman içinde Nisan 1949
tarih ve 9119 Sayılı Bakanlar Kurulu ile "İnsan Hakları Evrensel
Beyannamesi'nin Resmi Gazete ile yayınlanması yayımdan sonra okullarda ve diğer
eğitim müesseselerinde okutulması ve yorumlanması ve bu Beyanname hakkında
radyo ve gazetelerde münasip neşriyatta bulunulması" kararlaştırılmıştır.
Bakanlar Kurulu Kararı 27 Mayıs 1949 tarih ve 7217 Sayılı Resmi Gazete'de yayınlanmıştır
Ancak insan hakları evrensel beyannamesi hekimlerin insan
onurunu hiçe saymasına yine de engel olamamıştır. İnsana yapılan kötü
muameleler münferit de olsa devam etmiştir.
Tuskegee deneyi' denilen ve Alabama eyaletinde ABD'li
bilim insanlarının sifiliz hastası siyahi erkekleri hiçbir bilgi vermeden
gözlemlediği 40 yıl tedavisiz kaldılar 1997 yılında itiraf edildi. Penisilinin
sifilizi iyileştirdiği tespit edildiği halde insanlara reçete edilmedi.
Kadınların gebe kalmalarına izin verdiler, sifilizin yenidoğandaki etkilerini araştırdılar.
1996'daki kızamık ve menenjit salgını sırasında Nijeryalı
çocuklar üzerinde onaylanmamış ilaçlar kullanan Amerikan Pfizer ilaç şirketi
hükümete çok yüksek miktarda para önerdi. Davanın açılmaması için uğraştı.
İnsan hakları
Beyannamesindeki bazı başlıklar
Madde 1 Bütün insanlar özgür, onur ve
haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler, birbirlerine
karşı kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar.
Madde 2 Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil,
din, siyasal veya başka bir görüş, ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, doğuş
veya herhangi başka bir ayrım gözetmeksizin bu Bildirge ile ilan olunan bütün
haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir. Ayrıca, ister bağımsız olsun,
ister vesayet altında veya özerk olmayan ya da başka bir egemenlik
kısıtlamasına bağlı ülke yurttaşı olsun, bir kimse hakkında, uyruğunda
bulunduğu devlet veya ülkenin siyasal, hukuksal veya uluslararası statüsü
bakımından hiçbir ayrım gözetilmeyecektir.
Madde 3 Yaşamak, özgürlük ve kişi
güvenliği herkesin hakkıdır.
Madde 4 Hiç kimse kölelik veya kulluk
altında bulundurulamaz, kölelik ve köle ticareti her türlü biçimde yasaktır.
Madde 5 Hiç kimseye işkence yapılamaz,
zalimce, insanlık dışı veya onur kırıcı davranışlarda bulunulamaz ve ceza
verilemez.
Madde: 21.2. Herkesin ülkesinin kamu
hizmetlerinden eşit olarak yararlanma hakkı vardır.
Madde 25. 1. Herkesin kendisinin ve ailesinin
sağlık ve refahı için beslenme, giyim, konut ve tıbbi bakım hakkı vardır.
Herkes, işsizlik, hastalık, sakatlık, dulluk, yaşlılık ve kendi iradesi
dışındaki koşullardan doğan geçim sıkıntısı durumunda güvenlik hakkına sahiptir.
2.Anaların ve çocukların özel bakım
ve yardım görme hakları vardır.
Bütün çocuklar, evlilik içi veya evlilik dışı doğmuş olsunlar, aynı sosyal güvenceden yararlanırlar. Genel ahlakın sınırlaması sağlık çalışanının ön yargıları çocukların dahi hizmet almasına engel olabilmektedir.
Bütün çocuklar, evlilik içi veya evlilik dışı doğmuş olsunlar, aynı sosyal güvenceden yararlanırlar. Genel ahlakın sınırlaması sağlık çalışanının ön yargıları çocukların dahi hizmet almasına engel olabilmektedir.
Biyotıp Sözleşmesi:Biyoloji Ve Tıbbın Uygulanması
Bakımından İnsan Hakları Ve İnsan Haysiyetinin Korunması Sözleşmesi: İnsan
Hakları Ve Biyotıp Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair
Kanun No:5013 Resmi Gazete: 09.12.2003-25311
Bu sözleşme tıp teknolojisinin ilerlemesi nedeniyle insan
haklarına paralele daha kapsamlı bir şekilde sağlığa özel hazırlanmış biyoloji
ve tıp alanında gelişmelerin artmasının bilincinde bir kanundur
İnsana, hem birey, hem de insan türünün bir üyesi olarak
saygılı insan onurunu güvence altına
alan, biyoloji ve tıbbın kötüye kullanılmasının, insan onurunu tehlikeye
sokacak eylemlere engel olan düzenlemeleri içerir. Bu sözleşmeyi imzalayan ülke
biyoloji ve tıptaki ilerlemenin, şimdiki ve gelecek kuşakların yararı için
kullanan ,biyoloji ve tıbbın yararlarından tüm insanlığın faydalanabilmesi için
uluslararası işbirliği yapan; biyoloji ve tıbbın uygulanmasında ortaya çıkan
sorular ve bunlara verilecek cevaplar üzerinde bir kamuoyu tartışması açan;
toplumun tüm üyelerine, hakları ve sorumluluklarını hatırlatan kullandıran bir
ülke olacağını; biyoloji ve tıbbın uygulanmasında, insan onuru ve bireyin temel
hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli tedbirlerin alınacağını kabul
etmiştir.
Sağlık personeli tüm bu haklar doğrultusunda hastasına
karşı
- Önce
zarar vermemek
- Yararlı
- Adaletli
olmak
- Özerkliğine
saygı göstermek
- Meslek
sırrına gerekli özeni göstermek
- Bağımsız
çalışma yürütmek yükümlülüklerini taşır
Sağlık personelinin uyması gereken kurallar
• Tüm hastalara ayrımcılık yapmadan dürüst, nazik ve
saygılı olmak
• Mesleki becerileri mümkün olan en yüksek düzeyde tutmak
• Hastaların otonomi ve haysiyetlerine ve kendileriyle
ilgili karar verme haklarına saygı duymak
• Hastaların karar vermelerine yardımcı olmak için
ayrımcılık yapmaksızın en güncel ve geçerli bilgileri saglamak
• Hasta mahremiyetine saygı duymak
• Hastalara en yüksek etik standartlara uygun davranmaktır
ETİK ve HASTA
HAKLARI
Sağlık çalışanlarının öncelikleri, bireyin, ailenin ve toplumun sağlığını ve
esenliğini koruma, geliştirme ve iyileştirme amacına yönelik; hizmetlerin
planlanması, örgütlenmesi, uygulanması, değerlendirilmesinden sorumlu olarak,
çağdaş meslek anlayışına uygun değerlere sahip olmaktır.
Tarih boyunca disiplin, itaat, erdemlilik, inanç, ağır
başlılık, insan ve vatan sevgisi, doğruluk gibi toplum tarafından belirlenen
kurallar sağlık meslek çalışanlarının nasıl çalışması gerektiğine yol
göstermiştir, bu kuralların tıbbi etik anlayışıyla çok fazla ilgisi
yoktur. Sağlık mesleğiyle ilgili tıp
etiği kuralları hekimi merkeze almıştır ancak zamanla sağlık mesleğiyle ilgi
profesyonellik alanları arttıkça şekillenmeye ve alana özgü özelleşmeye
başlamıştır.
Sağlık meslek alanında hizmet verilirken davranışların
kurallara bağlı olması, kabul gören kuralların gerektiğinde tartışılabilmesi ve
durumlara uygun bir şekilde yeni kuralların türetilebilmesi gerekir. Bu gereklilik toplumun beklentisi ve hizmet
veren gruptaki iç dinamiklerden doğar. Çağdaş sağlık mesleğinin bağlı olduğu
etik kurallardan bahsedebilmek için bazı kavramlara açıklık getirilmelidir.
Etik Kural: Uygulamalarda erdemli
davranışların, ödevlerin, hakların neler olduğunu belirleyen, yön gösteren etik
ilkelerden türetilen düzenlemelere etik kural adı verilir. Kurallar tek tek
olgu veya durumlarla ilgiliyken, ilkeler kuralları değerlendirir ve doğrular.
Etik Kod: Tıbbi araştırmalara ve
uygulamalara yönelik olarak hekimlik, hemşirelik gibi mesleklerde, eğitim,
hizmet ve idari nitelikte etik kurallar kümesinden oluşan yazılı metinler etik
kod olarak adlandırılır.
Etik Sorun: Kurumdan ya da başka faktörlerden
kaynaklanmayan sorunun çözüm yolunun bilindiği ancak çözüm yolunun seçilemediği
durumdur. Eylem gerçekleşmeden düşünme aşamasında veya toplumsal alanda
olabilir. Etik sorunun çözümlenmesinde ilkelerin tam ve kesin ölçü birimi
olmasa da işlevsel önemi vardır.
Etik İhlal seçilen davranışın belli bir veya
birkaç kurala aykırı olmasını ifade eder.
Etik İkilem bir seçim türüdür. Sağlık
profesyonelinin birbirine yakın ağırlıkta olan değerlerle eş zamanlı olarak
karşılaşması sonucunda farklı davranışların seçenek oluşturmasıyla ikilem
ortaya çıkar. Örneğin yarar sağlama ile zarar vermeme karşı karşıya gelebilir.
Birinin seçilmesi gerekir.
Etik belirsizlik, etik sorunların, etik ilke ve
değerlerin neler olduğunun bilinmemesidir.
Sağlık profesyonelinin mesleğiyle ilgili bilgisi hastanın
durumunu düzgün bir şekilde değerlendirebilmesinde yararlıdır. Ancak bu
bilginin mesleğin sosyal, yasal, etik yönleriyle bütünleşmesi gerekir.
Sağlık profesyonelinin değerlendirmeyi yapabilmesi,
hastası için en uygun davranışı seçebilmesi etik ilkeler konusundaki bilgi ve
bu bilgiyi kullanabilme becerisi sayesinde mümkün olur. Etik ilkeler sağlık
profesyonelinin uygulamasına mantıklı açıklama getirir, sağlık profesyoneline
güven sağlar. Sağlık profesyonelinin etik bilgisi yanı sıra etik duyarlılığa ve
hukuk hakkında genel bir bilgiye sahip olması gerekir.
HASTA HAKLARI
Tıbbi bilgi ve teknoloji çağımıza uygun bir şekilde
yenilenirken sağlık profesyoneli ve hasta arasındaki ilişkilerde önemli
değişimler dikkati çekmektedir. Günümüzdeki tıbbi uygulamalar sırasında, sağlık
profesyoneli-hasta ilişkisinin temelini oluşturan hastanın mutlak iyiliğini
düşünen babacıl yaklaşımdan uzaklaşılmaktadır. Hastanın değerlerini ön plana
çıkaran özerkliğe saygı ilkesi, hastanın kararlarına ve isteklerine saygılı
olma zorunluluğunu getirmekte günümüzde de varlığını hissettiren geleneksel tıp
anlayışını değiştirmektedir. Sağlık profesyoneli hasta ilişkisine yönelik
meslek örgütleri ve hükümetler tarafından birçok düzenleme yapılmaktadır.
İnsan haklarının
önemli bir uzantısı olan hasta hakları ile ilgili ilk uluslararası belge Dünya
Tıp Birliğinin 1981'de yayınladığı "Lizbon Bildirgesi" dir. Dünya Tıp Birliği, 1981 Lizbon
Bildirgesi'ni, 1995'te Bali'de tekrar gözden geçirerek yayınlamıştır.
Lizbon
Bildirgesi'nin 1995'te yayınlanan metni 1981'de yayınlanan metninden daha
ayrıntılıdır. En son 2005 Santiago Bildirgesi’yle ağırlıklı olarak özerklik ilkesine yer
verilerek geliştirilmiştir.
Türkiye'de Hasta
Hakları
Dünya Sağlık Örgütü'nün ve Türk Tabipler Birliği'nin
çabaları, hasta hakları konusunun ülkemizde de son 5 yıl içinde yoğun olarak
gündeme gelmesini sağlamış ve halkın bilgilendirilmesine yönelik önemli
çalışmalar yapılmıştır. Hastanın hakkını özel olarak güvenceye alan yönetmelik
hazırlanmıştır.
Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi temel alınarak hazırlanan Hasta Hakları Yönetmeliği 01-08-1998 tarihinde yürürlüğe girmiştir. İlgili evrensel bildirgelerin ilkelerini benimsemektedir.
Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi temel alınarak hazırlanan Hasta Hakları Yönetmeliği 01-08-1998 tarihinde yürürlüğe girmiştir. İlgili evrensel bildirgelerin ilkelerini benimsemektedir.
Bu yönetmelikte hasta hakları temel insan haklarının
sağlık hizmetleri alanına yansıması şeklindedir.
Yönetmeliğin 1.maddesinde temel amacın hasta haklarını
somut olarak göstermek olduğu belirtilmiştir.
Hasta haklarını uygulamaya geçirmek amacıyla Sağlık
Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdürlüğü tarafından hasta hakları
yönergeleri yayımlamıştır. Buna bağlı olarak Sağlık Bakanlığı’na bağlı yataklı
tedavi kurumlarında yeni kurul ve birimler oluşturulmuştur. Sağlık Bakanlığı 15.10.2003 tarih ve 19499
sayılı Genelge ile bakanlığa bağlı sağlık kurum ve kuruluşlarında hizmet
sunumlarını, yapılanmalarını, personel çalışma şekilleri hasta odaklı temel
yaklaşıma göre yeniden düzenlemiştir.
26 Ekim Türkiye
Hasta Hakları Günü olarak kabul edilmiştir.
Hasta Hakları yönetmeliğinde hasta haklarına ilişkin
konulara açıklık getirilmiş hasta haklarının yanı sıra sağlık personeli ve
kurumların görev ve sorumluluklarına da yer verilmiştir
Hasta hakları uygulama yönetmeliğinin amacı; “temel insan
haklarının sağlık hizmetleri sahasındaki yansıması olan ve başta Türkiye
Cumhuriyeti Anayasası'nda, diğer mevzuatta ve milletlerarası hukuki metinlerde
kabul edilen "hasta hakları"nı somut olarak göstermek ve sağlık
hizmeti verilen bütün kurum ve kuruluşlarda ve sağlık kurum ve kuruluşları
dışında sağlık hizmeti verilen hallerde, insan haysiyetine yakışır şekilde
herkesin "hasta hakları"ndan faydalanabilmesine, hak ihlallerinden
korunabilmesine ve gerektiğinde hukuki korunma yollarını fiilen kullanabilmesine
dair usul ve esasları düzenlemek amacı ile hazırlanmıştır.”
Hasta hakları yönetmeliği; sağlık personeli, kurum ve
yöneticiler tarafından iyi bilinmeli hasta ve hasta yakınlarının talepleri
yönetmelik hükümleri doğrultusunda değerlendirilmelidir. Hasta haklarıyla
ilgili bazı kavramlara açıklık getirilmelidir.
Hak: Adalet ve hukukun bireylere
kazandırdığı şey, kazanç ya da hukuk düzeninin kişilere tanıdığı yetkidir.
İnsanlarla ilişkiye girenlerin birbirlerini değerlendirmeleri sonucu
yüklendikleri sorumlulukları ve yüklenilen bu sorumlulukların getirdiği
görevleri kapsar.
Hasta: Biyolojik, sosyal ve psikolojik
açıdan iyilik halinde bulunmayan kişidir.
Hasta Hakları: Hasta ile sağlık profesyoneli
veya hasta-hastane (kurum) arasındaki ilişkide ortaya çıkan hak unsurlarını
ifade eder. Sağlık hizmetinden yaralanacak olan kişinin sahip bulunduğu
milletler arası anlaşma, anayasa, ve diğer mevzuatla teminat altına alınmış
hakkıdır.
Sağlık Hakkı; toplum yada onun örgütlü gücü
olan devlet tarafından, kişinin sağlığının korunması, gerektiğinde tedavi
edilmesi, iyileştirilmesi ve bu alanda toplumun sağladığı olanaklardan
yararlanabilmesini ifade eder.
Yükümlülük; belirlenmiş işleri yapma
zorunluluğunu ifade eder, yapılmazsa sorumlulara cezai işlem gerektirir.
Tıbbi eylemler sonunda, hastanın zarar görmesi durumunda,
bu konu hasta, kurum yöneticileri yada güvenlik güçleri tarafından yargıya
ulaştırılmakta ve yargılama sonucunda oluşan karara göre cezai işlem
uygulanmaktadır.
Hasta ve sağlık profesyoneli arasındaki ilişki, içinde
yaşadıkları topluma; toplumun geleneksel yapısına; ahlak kurallarına; sağlık
profesyoneli ve hastanın bağlı oldukları kurumlara; hastanın kişisel
özelliklerine; yararlanılan tıbbi olanakların özelliklerine göre değişir.
Bilgilendirilme ve onam: Aydınlatılma ve onam,
aydınlatılmış onam, bilgilendirilmiş rıza,
gibi farklı isimlendirilmelere sahiptir. Tıp etiğinin temel ilkelerinden olan
özerklik ilkesine dayanmaktadır.
Hastanın kendisine uygulanacak herhangi bir
tıbbi işleme onay verebilmesi ya da reddedebilmesi yeterince bilgilendirilmesi
ile mümkündür. Bilgilendirilme ve onam
alma sürecinde sağlık çalışanı tarafından bilgiler sade ve anlaşılır bir dil ile aktarıldıktan sonra hasta tarafından
anlaşılmalıdır. Öncelikli olarak
hastanın verilen bilgiyi anlayabilecek ve sonrasında kabul veya reddedilecek
yeterliğinin olması gerekir. Hastanın bilgilendirilmesi ve hastadan onam
alınması hastanın gönüllü olmasını gerektirir.
Hasta bireyin anlayabileceği
biçimde bilgilendirilmesi ve yapılan tüm tıbbi uygulamalar için onamının
alınması tüm sağlık profesyonelleri için hem etik hem yasal bir yükümlülüktür.
Sağlık Bakanlığı
Hasta Hakları Yönetmeliği’ndeki (1998) Madde 15; “Hasta; sağlık durumunu, kendisine uygulanacak
tıbbi işlemleri, bunların faydaları ve muhtemel sakıncaları, alternatif tıbbi
müdahale usulleri, tedavinin kabul edilmemesi halinde ortaya çıkabilecek
muhtemel sonuçları ve hastalığın seyri ve neticeleri konusunda sözlü veya
yazılı olarak bilgi istemek hakkına sahiptir. Sağlık durumu ile ilgili gereken
bilgiyi, bizzat hasta veya hastanın küçük, temyiz kudretinden yoksun veya
kısıtlı olması halinde velisi veya vasisi isteyebilir. Hasta, sağlık durumu
hakkında bilgi almak üzere bir başkasına da yetki verebilir. Gerek görülen
hallerde yetkinin belgelendirilmesi istenilebilir. Hasta, tedavisi ile
ilgilenen tabip dışında bir başka tabipten de sağlık durumu hakkında bilgi
alabilir.” şeklinde hastanın bilgilendirilme hakkını tanımlamaktadır.
HASTA HAKLARI
Bu Sağlık
Kuruluşuna, sağlık hizmeti almak için başvuran herkesin:
1-Hizmetten genel
olarak faydalanma:
Adalet ve hakkaniyet ilkeleri çerçevesinde sağlıklı
yaşamanın teşvik edilmesine yönelik faaliyetler ve koruyucu sağlık
hizmetlerinden faydalanmaya,
2-Eşitlik içinde hizmete ulaşma: Irk, dil, din ve mezhep
cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç ve ekonomik ve sosyal durumları dikkate
alınmadan hizmet almaya,
3-Bilgilendirme: Her türlü hizmet ve imkanın neler
olduğunu öğrenmeye,
4-Kuruluşu seçme ve değiştirme: Sağlık kuruluşunu seçme ve değiştirmeye ve seçtiği
sağlık kuruluşunda verilen sağlık hizmetlerinden faydalanmaya,
5-Personeli tanıma, seçme ve değiştirme: Sağlık hizmeti
verecek ve vermekte olan tabiplerin ve diğer personelin kimliklerini, görev ve
unvanlarını öğrenmeye, seçme ve değiştirmeye,
6-Bilgi isteme: Sağlık durumu ile ilgili her türlü bilgiyi
sözlü ve yazılı olarak istemeye,
7-Mahremiyet: Gizliliğe uygun bir ortamda her türlü sağlık hizmetini almaya,
8-Rıza ve izin: Tıbbi müdahalelerde rızasının alınmasına
ve rıza çerçevesinde hizmetten faydalanmaya,
9-Reddetme ve durdurma: Tedavisini reddetmeye ve
durdurulmasını istemeye,
10-Güvenlik: Sağlık hizmetini güvenli bir ortamda almaya,
11-Dini vecibelerini yerine getirebilme: Kuruluşun
imkanları ölçüsünde ve idarece alınan tedbirler çerçevesinde, dini
vecibelerini yerine getirmeye,
12-Saygınlık görme: Saygı, itina ve ihtimam
gösterilerek, güler yüzlü, nazik, şefkatli sağlık hizmeti almaya,
13-Rahatlık: Her türlü hijyenik şartlar sağlanmış, gürültü
ve rahatsız edici bütün etkenler bertaraf edilmiş bir ortamda sağlık hizmeti
almaya,
14-Ziyaret: Kurum ve kuruluşlarda belirlenen usul ve
esaslara uygun olarak ziyaretçi kabul etmeye,
15-Refakatçi bulundurma: Mevzuatın, sağlık kurum ve
kuruluşlarının imkanları ölçüsünde ve tabibin uygun görmesi durumunda
refakatçi bulundurmayı istemeye,
16-Müracaat şikayet ve dava hakkı: Haklarının ihlali
halinde, mevzuat çerçevesinde her türlü müracaat, şikayet ve dava hakkını
kullanmaya,
17-Sürekli hizmet: Gerektiği sürece, sağlık hizmetlerinden
yaralanmaya,
18-Düşünce belirtme: Verilen hizmetler konusunda
düşüncelerini ifade etmeye,
hakkı vardır.
Hasta Hakları
Birimlerine ve Sağlık Bakanlığına Yapılan Başvuruların Konuları
1.
Hizmetten
Genel Olarak Faydalanamama
2.
Bilgilendirilmeme
3.
Sağlık
Kuruluşunu ve Personelini Seçememe ve Değiştirememe
4.
Mahremiyete
Uyulmaması
5.
Aydınlatılmış
Onamının Alınmaması
6.
Güvenliğin
Sağlanmaması
7.
Dini
Vecibelerini Yerine Getirememe
8.
Saygınlık
ve Rahatlık Görmeme
9.
Ziyaretçi
Kabul Edememe ve Refakatçi Bulunduramama
10.
Başvuru
ve Dava Edememe
Tıp etiğinde ilke ve değerler tüm insanları ilgilendirir.
Hasta ile sağlık profesyoneli arasındaki çağdaş tıbbı ilgilendiren tüm kurallar
Türkiye’deki sağlık profesyonelleri için de geçerlidir. Hastanın özerkliğinin
kabul edilmesi, saygı gösterilmesi tüm sağlık profesyonelinin her türlü tıbbi
uygulamada öncelikli sorumluluklarından birisidir. Geleneksel uygulamaların
tersine paternalist yaklaşımdan uzaklaşmak gerekmektedir. Hasta hakları
yönetmeliğinde her ne kadar ayrı başlıklar altında verilse de hastanın durumu
hakkında bilgilendirilmesi kararını tüm seçenekleri değerlendirerek sağlık
profesyoneliyle birlikte tartışarak vermesi, uygulamalara rıza göstermesi
birlikte değerlendirilmesi gereken bir süreçtir. Bilgilendirilme ve onam
hastanın hem yasal hem etik olarak hakkıdır.
Sağlık profesyonelinin hastası için en iyiyi belirlemesi, hastasının
bilgilendirilip durumu hakkında tüm seçenekleri değerlendirdikten sonra rıza
göstermesiyle mümkün olacaktır. Ancak hasta için birileri en iyi ve en yararlı
olanın ne olduğuna karar verecekse, kararı verenin hasta veya yeterliliği yoksa
en yakınının olması gerekmektedir.
Kaynaklar
1. Kadıoğlu S.
Tıp Tarihi ve Etik AD Doktora ders notları 2007
2. Kadıoğlu S.
Etik Etik dedikleri. Stoma ve yara bakım
hemşireliğinin yasal ve etik boyutu” başlıklı panel sunuşu notları
3. Aydın E. Tıp
Etiğine Giriş Pegem yayıncılık 2006
4. Karakaya H.
Hasta Hakları, Sağlık Çalışanları ve Etik 2001
Erişim tarihi: 02.02.2010
5. Ersoy
N. Yoğun Bakım Hastalarında Aydınlatılmış Onam
http://www.medicine.ankara.edu.tr/basic_medical/deontology/Etkinlikler/Nesrin%20C.pdf
Erişim tarihi: 03.02.2010
6. Oğuz Y, Tepe H,
Kucur D. K, Büken N. Ö. Biyoetik terimleri sözlüğü Felsefe Kurumu
Ankara 2005
7. Hasta Hakları Yönetmeliği
http://www.mevzuat.adalet.gov.tr/html/20267.html Erişim Tarihi. 03.02. 2010
8. Hemşireler için etik ilke ve sorumluluklar
http://www.turkhemsirelerdernegi.org.tr/Upload/hemsire%20brosur.pdf Erişim
TIP
ETİĞİNDE GÜNCEL SORUNLAR
Üremeye yardımcı teknikler
Üremeye yardımcı tekniklerle
(ÜYT) elde edilen ve transfer sonrasında arta kalan fazla sayıda embriyolar üzerinde
yapılan araştırmalar, tıp etiğinde yer alan insan üzerine araştırmalar konusuna
yeni bir boyut kazandırmıştır.
A)
Embriyo araştırmaları
ÜYT’nin gelişmesi embriyo araştırmalarına ivme kazandırmıştır ve beraberinde de
etik konuda pek çok tartışmalara yol açmıştır. ÜYT ile elde edilen
embriyolardan en sağlıklı ve başarı şansı en yüksek olanları uterusa transfer
edilirken, diğer embriyolar çoğul gebelikleri önlemek amacıyla transfer
edilmemekte ve embriyo araştırmalarında kullanılabilmektedir.
Kronik
hastalıklara çare bulabilmek insan embriyo araştırmalarındaki temel amaçlardan
birisidir.
Bu
konudaki diğer amaçlar ise insan büyümesi ve gelişmesi ile ilgili bilgileri
geliştirmek, kontrasepsiyon yöntemlerini geliştirmek, infertilite tedavisi
hakkındaki mevcut bilgileri irdelemek, tedavi başarısını arttırmaktır.
Embriyo
araştırmalarında etik ve bilimsel değerlendirme bir arada ve uyum içerisinde
olmalı, tüm insan gelişimi evreleri içerisinde embriyonun en savunmasız dönem
olduğu unutulmamalıdır. Embriyonun etik değerleri konusunda insanlar, inanışlar
ve kültürler arasında farklı görüşler bulunmaktadır
1. Araştırma
konusunda lisans verilmeyen hiç kimse embriyo elde edemez veya saklayamaz.
2. Ana
rahmine canlı insan embriyosu dışında başka bir canlının embriyosu
nakledilemez.
3. Döllenmeden
sonraki 14 günlük zaman periyodu geçerse embriyolar saklanamaz ve kullanılamaz.
4. İnsan
embriyoları başka canlılara nakledilemez.
5. Bir
canlıdan alınan bir hücre çekirdeği embriyo hücresine nakledilemez. Embriyodan
alınan hücre çekirdeği de başka bir hücrenin içine nakledilemez (Bu konu ile
ilgili son yıllarda gündeme gelen insan somatik hücre nükleus transferi ile
ilgili etik kararlar ileride bahsedilecektir).
6. HFEA
sözleşmesinin yasakladığı herhangi bir araştırma veya embriyo saklanması
gerçekleştirilemez.
B) Kök
hücre araştırmaları
İlk kez 1998 yılında gerçekleştirilen insan embriyonik kök hücrelerinin elde
edilerek kültür yapılabilmesi, tıbbi araştırmalarda yeni bir evrim yaratmıştır
C)
İnsan somatik hücre nükleus transferi (SHNT) (klonlama)
1997 yılında klonlanan koyun Dolly’nin doğumu, hücre nükleusunun çıkarılması ve
farklı somatik hücreden elde edilen nükleusun yerleştirilerek elektrofüzyonla
birleştirilmesi sonucunda elde edilmiştir.
D) Preimplantasyon
genetik tanı (PGD) ve cinsiyet seçimi
PGD,
ÜYT beraberinde genetik bozuklukların tesbitinde kullanılmakta olup beraberinde
embriyoların cinsiyetini de belirlemektedir. PGD’nin ciddi genetik
bozuklukların geçişini engellemede cinsiyet tayini için kullanılması kabul
edilirken, medikal olmayan sebeplerle cinsiyet tayininde kullanılmasının
kişisel ve toplumsal riskler içerdiği ve tıbbi kaynakları gereksiz tüketeceği
bildirilmektedir.
Türkiye’de durum
Bakanlık
mevzuatı çerçevesinde ‘sperm bankasının kurulmasının söz konusu olmadığı’
belirtilmektedir. Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığı, Din İşleri Yüksek
Kurulu Kararları gereğince, kadın ve erkekteki herhangi bir kusur nedeniyle,
tabii ilişkiyle gebeliğin gerçekleşmemesi durumunda (Diyanet İşleri Başkanlığı
Din İşleri Yüksek Kurulunun Tüp Bebek konusundaki 1.5.2002 tarihli
kararları şöyle sıralanmaktadır31;
1. Döllendirilecek
yumurta ve sperm nikahlı eşlere ait olmalıdır
2. Döllenmiş
olan yumurta, başka bir kadının rahminde değil, kendi rahminde gelişmelidir
3. Bu
işlemin gerek anne-babanın gerekse doğacak çocuğun maddi, ruhi ve akli sağlığı
üzerinde olumsuz bir etkisinin olamayacağı tıbben sabit olması şartıyla normal
yoldan gebe kalması ve anne olması mümkün olmayan evli hanımların, çeşitli
yollarla gebeliklerinin sağlanmasında islami hükümler açısından bir sakınca
görülmemektedir.
Gelişen
teknoloji ile birlikte günümüzde embriyo üzerindeki araştırmalar her geçen gün
artmaktadır, ancak potansiyel bir insan olan embriyoya araştırma amacı ile
müdahale etmek, özellikle ÜYT uygulamalarında elde edilen fazla sayıdaki
embriyoların durumu önemli etik sorunların ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Ülkemizde mevzuat çerçevesi dışında sperm bankasının kurulması bugün için olası
görülmemektedir. Uygulamanın yapılması durumunda, aile içi sperm alışverişinin
getireceği kimlik bunalımı, farklı insanların spermleri ile meydana gelen
çocukların ileride hukuksal, toplumsal ve psikolojik sorunlarla karşılaşacağı
düşünülebilir. Ayrıca kişinin ölümünden sonra doğan çocukların psikolojik
sorunlarının tedavi edilemez sonuçlar doğuracağını da göz önüne almak
gereklidir. Üçüncü şahısların genetik materyali üzerinden kazanç sağlanması da
etik açıdan bir başka sorunu oluşturmaktadır. Tüm bu yaşanan ve ortaya
çıkabilecek yeni uygulamalardan doğacak sorunların çözümünde deontologların,
teologların, hukukçuların ve hekimlerin bir araya gelerek çalışmaları, iş
birliği yapmaları ve bunları denetleyen merkezi bir otoritenin gereği her geçen
gün artmaktadır.
Abortus
Abortus
fetüs yaşama yeteneği kazanmadan gebeliğin sonlanmasıdır. Kendiliğinden
olmayan, dışarıdan etkilerle gerçekleşen abortus tıbbi etik alanında önemli
tartışmaların nedenidir. Abortus, fetüsün yaşam hakkı ile ilgili etik ikileme
yol açmaktadır. Bir yumurta ve sperm hücresinin birleşmesi ile oluşan
intrauterin insan yaşamında fetüsün ne zaman yaşam hakkı kazandığı konusunda
günümüzde de tartışmalar devam etmektedir. Fetüsün birey sayılıp sayılmayacağı
konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Bu nedenle fetüsün yaşam hakkının elinden
alınmasını içeren kürtaj var olduğu sürece etik tartışmaların da devam edeceği
açıktır.
“Abortus” uterus içindeki
embriyo ya da fetüsün yaşamının sonlandırılması amacıyla vaktinden önce dışına
çıkarılması ya da imha edilmesi olarak tanımlanmaktadır . Sıklıkla “abortus”
yerine kullanılan “kürtaj” ise, bir vücut boşluğunda yer alan sağlıksız ya da
fazla dokuların teşhis ya da tedavi amacıyla kazınmasıdır . Tanımdan da
anlaşılacağı üzere bir tıbbi işlem olarak kürtaj, gebeliğin söz konusu olmadığı
bazı hastalık durumlarında da uygulanmaktadır. Abortus terimiyle sıkça
karıştırılan bir başka kavram düşük (miscarriage) kavramıdır. “Bir başka
deyişle düşükte embriyo ya da fetüsün yaşamının kasten sonlandırılmasından söz
edilemez . “Abortus”, “kürtaj” ve “düşük” kavramlarının taşıdığı anlam
farklılıkları göz önüne alınmalıdır.
Yaşayabilirlik (viability), bir başka deyişle dünyaya
gelen bebeğin ana rahmi dışında yaşayabilmesi, insan yaşamının gerçek anlamda
başlaması olarak sıklıkla temel alınan kriterlerden biridir. Bu kriter de tıp
ve bilim dünyasındaki hızlı teknolojik ilerlemelerle ilgili olarak sıklıkla
değişebilecek bir kriterdir . Fetüsün anne karnında hareket etmeye başlamasını
(animation) yaşamın başlangıcı olarak kabul eden görüş ise, fetüsün hareketinin
ruhun bedene girmesi olarak algılayan Thomas Aquinas ve diğer ortaçağ din
bilimcileri ve düşünürleri tarafından kabul edilen ve temeli ortaçağa dayanan
bir yaklaşımdır .
Fetüsün hakları da “yaşamın ne zaman başladığı” sorusuna
verilen yanıt ile yakından ilgilidir. Fetüsü bir insan olarak kabul edenlere
göre, fetüs de bir insan ile aynı haklara ve onun değerine eş bir değere sahip
olacaktır. Fetüsün hukuk açısından
konumu ise ülkelere göre farklılık göstermektedir. Bu bağlamda bazı ülkelerde
doğmamış çocuğa (unborn child) bağış ve vasiyet yapılabilmesi bile mümkün
olmaktadır. Gebe kadının fetüsle özel bir ilişkisi olduğu kabul edilirse, bu
ilişki aracılığıyla kadının fetüsle ilgili belli kararları verebilecek yetkiye
sahip olduğunun da kabul edilmesi gerekir. Fetüsün potansiyel bir kişi olması;
gebelik, bebeklik ve çocukluk gibi dönemlerde normal gelişimini sürdüreceği
varsayımıyla anlam kazanır ve fetüs ancak bu durumda bir birey haline
gelebilir. Bu yüzden fetüsle ilgili kararlarda onun “ne olduğundan çok, “ne
olacağı” sorusuna yanıt aranabilir.
Özerklik ilkesi açısından baktığımızda gebe kadının hekim
tarafından tüm tıbbi olasılıklar hakkında bilgilendirildikten sonra kendi
bedenini tıbbi açıdan ilgilendiren bir konuda karar verme hakkı vardır.
Yarar ilkesi ise, gebelik sürecinin her aşamasında söz
konusu olan bir ilkedir. Bu ilke hekimin gebe kadını gebeliği sürecinde her
türlü zarardan koruma yükümlülüğü yanında fetüse karşı faydalı olma yükümlülüğü
de vardır.
Yaşamın sonu ve etik
Yasamın sonuna ilişkin kararlar biyoetiğin en çok
tartışılan konularından biridir. Yasamla ölüm arasındaki bu ince çizginin en
muhtemel şahitleri kuskusuz sağlık personelidir. Terminal dönemdeki
Hastaların yaşadığı bu zorlu süreçte “-yasam
kalitesini yükseltmek mi, yasamı uzatmak mı- esas alınmalıdır”, temeline
dayanan bir çok ikilem yaşanır. Destek tedavisi terminal dönemdeki
hastalıkların ayrılmaz bir parçasıdır. Destek tedavisinin verilmesi için sağlık
kaynaklarının yeterli olması gerekmektedir. Özellikle bakımın merkezi olan
hemşire sayısının yeterli olması verilen destek tedavisinin kalitesini artırır.
Terminal dönemdeki hastaların tedaviden önce bakıma gereksinimleri vardır.
Ülkemizde terminal dönemdeki hastaların bakımı; Sağlık Hizmetlerinin
Yürütülmesi Hakkındaki Yönergeye göre; birinci derece sağlık hizmetlerinde yer
almaktadır. Günümüz tıp etiği ilkeleri hastaların yeteri düzeyde
bilgilendirilmesinin üzerinde ısrarla durmaktadır. Bu bağlamda ölümcül
hastalığı olan veya hastalığın terminal döneminde olan hastalarla iletişim ve
onların bilgilendirme düzeyi konusunda farklı görüşler bulunmaktadır.
Muhtemelen ideal olan bu tip durumlarda hasta ve ailesini de içine alan bir
bilgilendirme sürecinin yaşanmasıdır.
Hastalara gerçeği söylemek önemli olmakla birlikte,
daha önemlisi ne zaman ve nasıl doğrunun söyleneceğidir. Bu, eğitim ve deneyim
gerektiren bir klinik davranış ustalığıdır.Kimler yaşam sonu açısından
sağlık profesyonelinin ilgi alanına girer?
terminal dönem hastalar Terminal evredeki hasta, yaşamının son günlerini yaşayan,
ölmek üzere olan hasta anlamına gelir. Terminal evredeki hasta; başkalarına yük
olma, ölürken fiziksel ve mental yeteneklerin kaybolması, ölüm ile ilgili ağrı
beklentisinde olma ve önemli yaşam hedeflerini başaramadan erken ölme korkusu
içinde olabilir.
ağır anomalili yenidoğanlar Anababalar
ileri derecede özürlü doğan bebeğin tedavisini reddebilirler. Böyle bir durumda
sağlık çalışanı, anababaların hakkı olan tedaviyi reddetme isteğini mi kabul
etmeli? Yoksa bebeğin yaşama hakkını mı savunmalıdır? Toplumun ve ailenin
kaynakları sınırlıysa ahlaki değerler değişebilir( Bandmen and Bandmen 1990).
Bazıları yaşamın korunmamasını cinayet olarak niteleyebilirler. Bazıları
bebeğin kendine yeterli olamayacağını ve kurtarma çabalarının gereksiz olduğunu
düşünebilirler.
ölmek üzere olan hastalar
Yaşamın kutsallığı ilkesi; İnsan
yaşamının tüm koşullar altında korunmasını savunur.
Yaşam kalitesi ilkesi; İnsan
yaşamının üreticilik ve bağımsızlık değerinin artırılması üzerinde durur.
Zarar vermeme ilkesi; Zararları
önleme ya da en aza indirmeyi hedefler
Acıyı azaltma ilkesi;Hastayı
rahatlatma, acıyı azaltma ya da ortadan kaldırmayı hedefler.
Yararlılık ilkesi;Becerili hemşirelik
bakımı verilerek daha iyiye ulaşmayı hedefler.
TIP ETİĞİ AÇISINDAN SORUNLAR
İlerleyen
teknoloji sayesinde yaşamlarının girişimsel tedavilerle yapay olarak
uzatılması, ölümünün ertelenmesi için kullanılan destek cihazlar artmıştır.
Yapay
solunum cihazları vücut dışı kan dolaşımı pompaları diyaliz aygıtları
canlandırma tüple besleme v.b. aletlerin
tıp alanında kullanımı sonucunda yaşamın sonu ve ölüm tanımları etkilendi ve
sorgulanmaya başlandı
Ölüm bilgisi Tanatoloji
Klinik
(somatik, fonksiyonel) ölüm solunum,
kalp ve dolaşım, merkezi sinir sistemi fonksiyonlarının kalıcı olarak sona
ermesidir. “Hukuki ölüm olarak kabul edilir, tanıda pratisyen hekimin kararı
yeterlidir.”
Hücresel (biyolojik) ölüm Klinik ölüme rağmen,
organ ve dokular düzeyinde yaşam bir süre daha devam eder. Bu süreç, organ ve
dokulara göre farklıklar gösterir. Ancak, son aşama hücresel ölüm aşamasıdır. Biyolojik anlamda
ölüm; kesin bir an değildir. Klinik ölümle başlayan, hücresel ölümle sonuçlanan
bir süreçtir.
◦
Beyin ölümü,
◦
Beyin sapı ölümü
◦
Kortikal ölüm (bitkisel
yaşam)
◦
Yalancı ölüm
◦
Ötanazi (euthanasia)
Bitkisel Hayat hasar sadece kortikal bölümde düşük düzeyde yaşam
desteğiyle uzun yıllar hasta yaşamını bu durumda sürdürebilir. Hiçbir ağrılı
veya başka türlü uyarana cevap vermez yaşamını devam ettirebilecek fizyolojik
tüm fonksiyonlarını başka bir alete gereksinim duymadan devam ettirebilir.
◦
dünyada ve ülkemizde
durum; bitkisel yaşamdaki hastaların yaşamına son vermek suçtur ve adam
öldürmek olarak kabul edilir güncel
kabul gören ölçüt beyin sapını da kapsayacak şekilde tüm beyin ölümü
gerçekleşmelidir.
Ötanazi (Yunanca: ευθανασ?α –
ευ, eu, “iyi,güzel”; θ?νατος, thanatos, “ölüm”), bir
kişinin veya bir hayvanın yaşamını, yaşamlarının dayanılamayacak durumda olarak
algılanması sebebiyle, acısız veya çok az acıtan bir ölümcül enjeksiyon
yaparak, yüksek dozda ilaç vererek veya kişiyi yaşam destek ünitesinden
ayırarak sonlandırmak olarak tanımlanmaktadır.
Ötanazi çeşitleri 2 farklı kategoriye ayrılmıştır:
1)İsteğe Bağlı Ötanazi-İsteğe Bağlı Olmayan Ötanazi
2)Pasif Ötanazi-Aktif Ötanazi
Genel olarak Pasif-Aktif Ötanazi sınıflandırılması
tercih edilmektedir.
Aktif Ötanazi: Doğrudan,
hastaya öldürücü madde verilerek yapılan uygulamadır. Kurtarıcı tedavisi mümkün
olmayan hastalara uygulanır.
Pasif Ötanazi: Dolaylı
olarak, hastanın yaşamını sürdürmesini sağlayan makineler kapatılır ya da
tedavi edici ilaçların verilmesi kesilir.
Aktif ve pasif ötanazi sonuç olarak aynı kapıya
çıkmakta etik ve felsefi bakımdan farklılıklar göstermektedir. Pasif ötanazi,
aktif ötanaziye göre daha yasal durmaktadır. Çünkü pasif ötanazide direkt
uygulama söz konusu değildir. Fakat pasif ötanazinin yine de yanlış olduğunu,
aktif ötanazinin doğru olduğunu savunanlar da vardır. James Rachels’in “Active
and Passive Euthanasia” adlı kitabında pasif ötanazinin kişiye acı vereceği, bu
nedenle de aktif ötanazinin daha doğru bir uygulama olduğu vurgulanmaktadır.
Yasal olarak da uygun olanı “Eylemsizlik”, yani pasif ötanazidir.
İstemli ve İstemsiz Ötanazi daha çok, istemli aktif
ötanazi ve istemsiz pasif ötanazi olarak
kullanılmaktadır:
İstemli Aktif Ötanazi; kişi bilinçli iken, hastanın
isteği doğrultusunda, ölümcül ilaç verilerek yaşamına son verilmesidir.
İyileşme umudu olmayan, ağrıları artan ve dayanılmaz hale gelen kişiler bu
yöntemi seçmektedirler. Örneğin, Kanserli hastalar bu tip ötanaziyi tercih
etmektedirler.
İstemsiz Pasif Ötanazi; kişinin şuuru yerinde
olmadığı zaman, özürlü kişilerde, beyin ölümü gerçekleşmiş kişilerde uygulanan
yöntemdir. Ötanazinin uygulanması için mutlaka yakınlarının onayının alınması
gerekir.
Doktor Destekli İntihar(Physician Assisted
Suicide), yukarıdakilerden ayrı bir kategoride yer almaktadır. Bu uygulamada,
hekim hastanın ölmesi için gereken ortamı hazırlar. Bundan sonra hastanın
ölmesi için tek bir hamle kalır. Bu hamle hastaya bırakılarak hekimin
sorumluluğu üstünden atması sağlanır.
Tıbbın,
hukukun ve dinin yanısıra coğrafik, demografik, sosyolojik etmenlerin de
etkilediği devlet yönetimlerinin ötnaziye karşı değişik yaklaşımları
bulunmaktadır.
Ötanazi yaşayan bir insan, yani beyin
ölümü gerçekleşmemiş bir kişi için söz konusudur.
Bitkisel hayattaki insanda beynin korteks denen tabakası ölmüştür. Bu kısım hafıza, zeka, kişilik gibi özelliklerin kontrol edildiği kısımdır. Bitkisel hayat sürecinde hastanın iyileşme olanağı mevcuttur. Dolayısıyla bitkisel hayat sürecinde ötanazi mümkün iken beyin ölümü gerçekleşen kişi için ötanazi söz konusu olamaz.
Bitkisel hayattaki insanda beynin korteks denen tabakası ölmüştür. Bu kısım hafıza, zeka, kişilik gibi özelliklerin kontrol edildiği kısımdır. Bitkisel hayat sürecinde hastanın iyileşme olanağı mevcuttur. Dolayısıyla bitkisel hayat sürecinde ötanazi mümkün iken beyin ölümü gerçekleşen kişi için ötanazi söz konusu olamaz.
Günümüz Tıp olanaklarıyla hastalığın
tedavisinin gerçekleştirilememesi gerekmektedir. Tedavi edilemez hastalıklar
arasına aslında tedavi edilebilen fakat herhangi bir nedenle kötüleşmenin
meydana geldiği ve söz konusu sebepten dolayı iyileşmesi imkânsız olan
hastalıklar da girer.
Söz konusu hastalık dayanılmaz bir ıstırap vermelidir. Acıların devamlı olması şart olmayıp kuvvetli olmaları yeterlidir. Hastanın uygulanacak ötanaziye onay vermesi gerekir. Hastanın onayının alınmasının mümkün olmadığı hallerde kanuni temsilcisi veya yakınları onay vermelidir. Öldürme fiili hastanın ıstırabından bir an önce kurtulmasını temin amacıyla gerçekleşmiş olmalıdır. Anayasal bir hak olarak yaşama hakkı temel hak ve hürriyetlerin en başında gelir. İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin ikinci maddesi de bunu güvence altına almıştır. Bireyler kural olarak temel hak ve hürriyetleri kullanma veya kullanmama konusunda özgürdür. Kimse kimseyi bir hakkını kullanması ya da kullanmaması konusunda zorlayamaz.
T.C. 1982 anayasası da temel hak ve özgürlükler arasında saydığı yaşama hakkını (madde 17/1)anayasanın sözü ve özü itibariyle dokunulmaz, devredilemez ve vazgeçilemez bir hak olarak nitelendirmiştir.
Canlandırma Uygulamayınız = “Do Not Resuscitate”
DNR komutları
◦
ötanazi kapsamına girmez
◦
pasif ötanazi ile karıştırılır
◦
yararsız, boşuna tedavi (futile treatment) kavramı
ile birlikte ele alınır
Yaşamı Destekleyen Tedavilerin Sonlandırılması ya
da Tedaviye Başlanmaması: İleri tıp teknolojilerindeki gelişmelere paralel
olarak üretilen yaşamı destekleyen araçlar, yaşamı destekleyen tedavilerin
başarısını artırmaktadır. Yaşamı destekleyen tedavilerin zamansız ölümü
engellemek yönünde temel bir amacı olmasına karşın, yaşamı destekleyen
tedaviler/araçlar beklenen ölümü de ertelemek amacıyla kullanılmaya
başlanmıştır. Sınırlı sayıda ve oldukça pahalı olan bu özellikteki tıbbi
kaynakların etkin, yararlı ve adil kullanımını sağlamak için ileri sürülen
ölçütlerden etik açıdan savunulabileni tedavinin sağladığı tıbbi yarar ile
sağlanan ya da korunabilen yaşam kalitesidir. Çünkü yaşamı destekleyen
tedavilerin makul bir insanın yaşamak istemeyeceği bir hayatı dayatması ya da
hastanın ağrı, acı çekmesini uzatması etik açıdan savunulamamaktadır.
Bu bağlamda;
1. Tıbbi yararsızlık söz konusu olduğunda
ventilatör desteği hastadan esirgenebilir ya da sonlandırılabilir,
2. Hastanın ağrı, acı çekme süresinin uzamasına,
beklenen ölümün ertelenmesine yol açan yapay beslenme/ sıvı desteği
sonlandırılabilir,
3. Hastanın yaşam kalitesi en az ise ve yaşamsal
destek sağlandığında bu yaşam kalitesi yükseltilemeyecekse hasta
canlandırılmamalıdır,
4. Kronik hastalığının seyrinde hastaya yaşam
desteği sağlanması öngörülüyorsa, hastanın asıl hekimi hastanın yaşam desteği
konusunda görüşünü sorgulamalı ve ilerisi için dilek bırakmasını önermelidir,
5. Bu tür bir hasta dileği bulunmadığı durumda
hastanın vekiline yaşamı destekleyen tedavilerin hastaya olan yararı
ayrıntılarıyla açıklanmalı ve kararları sorgulanmalıdır,
6. Özellikle yoğun bakım çalışanlarının
yaşadığı/yaşayacağı etik ikilemlerle baş etmelerine yardımcı olacak “yaşamı
destekleyen tedavilerin başlanması ya da sonlandırılmasına ilişkin ulusal
kriterler” belirlenmelidir,
7. Ulusal tıbbi kriterler hazırlanırken, yaşamı
destekleyen tedavilerle elde edilecek olan tıbbi yarar sadece hasta yönünde
değil, toplum yönünde de gözetilmelidir.
Yaşayan Dilek / İlerisi İçin Karar Bildirme:
Yaşayan dilek hastanın kronik hastalığının /tedavisinin her hangi bir
aşamasında yeterliliğini kaybettikten sonra kendisine nelerin yapılmasını
istediği ya da istemediği ile ilgili sözlü, yazılı, hatta bazen tanıklı dilek
bildirmesidir. Yaşayan dilek olarak isimlendirilen bu kararlar çoğunlukla
hastanın kendisine her hangi bir yarar sağlamayacak olan tedaviyi sonlandırma;
kaybedilen işlevleri geri kazanamayacak durumda olduğunda canlandırmama ya da
yaşamı destek tedavilerini, yapay beslenmeyi sürdürmeme ile ilgilidir.
1. Hastanın karar verme kapasitesi yerindeyken
bildirdiği dileğine saygı gösterilmeli,
2. Reddedilen tedavinin hastaya getireceği tıbbi
yarar göz önünde tutularak karar sorgulanmalıdır.
Tedaviyi Reddetme Hakkı: Karar verme kapasitesi
bulunan ve aydınlatılmış olan kişi tarafından önerilen tedavinin reddedilmesidir.
Tedavinin yapılmaması yaşamsal bir tehlike yaratmadığı durumlarda ciddi etik
ikilemler yaşanmazken, tedavinin yapılmamasının yaşamı tehdit ettiği durumda
hastanın kararına saygı konusunda kuşku duyulabilmektedir. Ancak karar verme
yeterliliğine sahip ve aydınlatılmış hastanın tedaviyi reddetme hakkına saygı
gösterilmelidir. Hasta Hakları Bildirgesi ile bu hak koruma altına alınmıştır.
1. Hastanın tedaviyi reddedeceği kaygısıyla hekim
hastadan gerçeği gizlememeli,
2. Tedaviyi reddeden hastanın kararı konusunda
bilgi ve yeterliliği sorgulanmalı, olası hatalı ya da eksik bilgi giderilmeli
ya da tamamlanmalı,
3. Tedaviyi reddeden hastanın ret kararını
değiştirmek amacıyla gönüllülüğü bozan baskı, aşırı ikna ya da zorlama
yapılmamalıdır.
Yararsız (Boşuna) Tedavi: Hastaya önerilen ya da
durumu için mümkün olabilen tedavinin yararsız ya da etkisiz olduğu, yaşam
kalitesine çok az yarar sağladığı, beklentilere cevap verme olasılığı
taşımadığı ve makul yaşam şansı tanımadığı durumda tedavi ya da uygulama tıbbi açıdan
yararsız olarak değerlendirilmektedir. Özellikle terminal dönemde agresif yaşam
destek tedavilerinin hastaya durumunu düzeltme şansı tanımadığı ve fizyolojik
bir yarar sağlamadığı, aksine ilave ağrı, acı çekmesine ya da sıkıntı çekme
süresinin uzamasına neden olduğu durumda öngörülen tedavinin yapılmaması etik
açıdan savunulmaktadır. Hastaya önerilecek her bir tedavi ya da uygulamanın
hastaya verilebilecek yarar, görebileceği zarar ve riskler gözetilmeli, elde
edilecek tıbbi yarar ile katlanılacak külfet tartılmalı, en azından
dengelenmelidir. Canlandırmama: Canlandırmama istemi hasta tarafından verilmiş
olabileceği gibi canlandırmanın tıbbi açıdan yararsız olduğu durumda hekim
tarafından da verilebilir. Hastanın dosyasına canlandırmama emri açıkça yazılmalı
ve imzalanmalıdır. İlerisi için bir istem olan bu karar hakkında hasta,
hastanın hekimi ve ailesi tartışmış olmalıdır. Hastanın tıbbi durumu bilimsel
açıdan değerlendirildikten sonra canlandırmanın hastaya getireceği tıbbi yarar
bulunmadığında canlandırmama istemine saygı gösterilmelidir. Yaşam Kalitesi:
Özetle kişinin yaşamsal işlevlerini bağımsızca sürdürmesi, yaşamak için her
hangi bir araca ya da kimseye bağımlı olmaması olarak tanımlanabilen yaşam
kalitesi tıbbın temel amaçlarından biridir. Bu amacın yerine getirilmesinde
tarafsız ölçütler kullanılmalı ve makul bir insanın yaşamak istemeyeceği bir
hayat, hastaya dayatılmamalıdır.
1. Her bir tıbbi uygulamanın hastanın yaşam
kalitesine olası etkisi değerlendirilmeli,
2. Yaşam kalitesinin yükseltilmesine katkı
sağlamayan tıbbi uygulama/
tedavi önerilmemelidir.
Çift Etki: İyi sonuç elde etmek niyetiyle yapılan
bir eylemin önceden öngörülebilen kötü sonucunun ortaya çıkması ya da eylemin
iyi ve kötü olarak değerlendirilebilen iki sonucu içermesi çift etkidir.
Daha açık anlatımıyla iyi etki elde etmek niyetiyle
(ağrı, acıyı dindirmek) yapılan bir eylemin önceden bilinen ancak
niyetlenilmeyen kötü etkiyi (ölümü hızlandırmak, yaşamı sonlandırmak)
yaratmasıdır. Bu eylem etik
açıdan insan öldürmek olarak değerlendirilmemektedir.
1. Hastanın ağrı ve acısını kesmek amacıyla
uygulanacak olan ağrı kesiciler; istenmeyen sonuç olan ölümü hızlandırma etkisi
göz önünde tutulmadan yapılmalıdır.
2. Hastaya uygulanacak olan tedavi nedeniyle ortaya
çıkabilecek istenmeyen etkiyi önlemek için gerekli tıbbi önlemler alınmalıdır.
Yardımlı İntihar*: Bu ifade ile hekimin hastanın
ölümünü kolaylaştıracak eylemi yapması için hastaya intihar etme yolları
hakkında bilgi (etkin ilaç, ölümcül doz gibi) ya da intihar etme araçları (ilaç,
karbon monoksit gazı, vb.) sağlayarak kişinin yaşamının başka bir yardıma
ihtiyacı kalmaksızın sona erdirilmesi durumu anlatılmaktadır.
1. Ölmeye yardım isteyen hastaya tıbbi, psikolojik
ve sosyal danışmanlık sağlanmalı,
2. Palyatif bakımın geliştirilmesi ile ilgili
ulusal düzenlemeler yapılmalı,
3. Kötü prognozu olan ve yaşam kalitesi en az olan
hastaların onurlu ölüm tercihine saygı gösterilmelidir.
4. Hastanın onurlu ölümüne yardım konusunda etik
açıdan bilgi sağlamak savunulabilir ise de, hekimlik açısından ölümcül eylem
savunulmamalıdır.
Ölme Hakkı: Herkesin onuruyla ölme hakkı vardır.
Dayanılmaz acılar nedeniyle ölmek isteyen hasta ölmesine yardım istemektedir.
Gönüllü ötanazi olarak isimlendirilen bu öldürme eylemi ülkelerin ahlaki ve
yasal yapılanmasına göre farklılık göstermektedir.
tıbbi
bakımı sonlandırarak hastayı evine gönderme
◦
eldeki mevcut imkânlarla tıbben çaresi bulunmayan
ölümcül vakalar
◦
ölümün yaklaştığı
vakalar
◦
terminal dönemdeki vakalar
Sonuç olarak yaşamın başlangıcında ve yaşamın
sonunda yaşanan etik sorunlar göz önünde tutularak geliştirilmeye çalışılan her
bir etik kod, ilgili uzmanlık dernekleriyle tekrar ele alınmalıdır.
ORGAN NAKLİ
Tedavisi sadece organ ve doku nakli ile mümkün olan
hastalıklar, tüm dünyanın olduğu gibi, ülkemizin de önemli sağlık sorunlarından
biridir. Tedavisi mümkün olmayan hastalıklar nedeniyle görev yapamayacak
derecede hasar gören organların yerine ,canlı veya kadavradan alınan yeni
,sağlam organın nakil edilerek hastanın tedavi edilmesine ORGAN NAKLİ denir.
ORGAN NAKLİ canlı ve kadavra donörlerden YAPILIR?
Organ nakli (Transplantasyon) vücutta görevini yapamayan
bir organın yerine canlı bir vericiden veya ölüden alınan sağlam bir doku veya
organın nakledilmesidir.
Bu işlem,günümüzde birçok kronik organ hastalıklarında
(yani geriye,sağlıklı duruma kavuşamayacak) uygulanan rutin,geçerli ve ileri
bir tedavi yöntemidir.
A)KADAVRADAN
YAPILAN NAKİL
Somatik ölüm: Kalıcı olarak kalp atışının ve solunumun durmasıdır.
Somatik ölüm: Kalıcı olarak kalp atışının ve solunumun durmasıdır.
(Kardiyovasküler
ölüm)
Beyin ölümü: Beyin
sapı da dahil olmak üzere beyin işlevlerinin tam ve geri dönüşümsüz olarak
durmasıdır.
Trafik kazası, kurşunlanma, beyin kanaması gibi nedenlerle
yoğun bakımda tedavisi devam ederken beyin ölümü geçiren hastaların organları
bağışlandığı taktirde bu transfer işlemine kadavradan yapılan nakil bu
hastalara da kadavra donör denmektedir.
Organ Bağışı; Kişi hayatta iken serbest iradesi ile tıbben
yaşamı sona erdikten sonra doku ve organlarının başka hastaların tedavisi için
kullanılmasına izin vermesidir. (2238 sayılı Organ Ve Doku Alınması, Saklanması
ve Nakli Hakkındaki Kanun )
Bir kimse sağlığında organlarının tamamını veya organ ve
dokularını bağışladığını resmi ve yazılı olarak belirtmemiş ve bu konudaki
isteğini iki tanık huzurunda açıklamamış ise sırasıyla ölüm anında yanında
bulunan eşi, reşit çocukları, anne-baba veya kardeşlerinden birisinin,bunlar
yoksa yanında bulunan herhangi bir yakınının izniyle ölüden organ ve doku
alınabilir. (2238 sayılı Organ Ve Doku Alınması, Saklanması ve Nakli Hakkındaki
Kanun )
Donör Adayı....
Beyin ölümü raporu alınmış ama henüz bağış izni alınmamış vakaD
Donör................ Beyin ölümü raporu alınmış organları
bağışlanmış vaka
Potansiyel Donör Henüz beyin ölümü gelişmemiş ama
gelişmesi muhtemel hasta
BEYİN ÖLÜMÜ klinik bir tanıdır.
Beyin ölümü hastanın değil beynin öldüğünü düşündürür.
Tüm beyin ölümü
Beyin sapı ölümü
neokortikal ölüm
Beyin Ölümü ile koma aynı şey değildir. Komada herhangi
bir kortikal aktivite olmasa da, bir miktar
alt seviye beyin elektriksel aktivitesi bulunabilir. Tanı için hem
kortikal hem de beyin sapı aktivitesinin geri dönüşümsüz olarak kaybedildiğinin
gösterilmesi gereklidir.
Beyin ölümü; Beyin fonksiyonlarının geri dönüşümsüz olarak
kaybolmasıdır. Beyin ölümü gerçekleştiğinde ,kişi tıbben ve kanunen ölü kabul
edilir. Ülkemizde, diğer ülkelerdeki gibi ;
4 uzman hekim
tarafından değerlendirme yapılarak beyin ölümü kararı verilir ve buna dair
rapor hazırlanır. (2238 sayılı Organ Ve Doku Alınması, Saklanması ve Nakli
Hakkındaki Kanun 11. ve 13. maddeleri)
Beyin ölümü kesin olarak tam bir ölümü ifade eder. Kesin
tanımını kazanmadan önce ölümün tanımı, kalbin durması şeklinde tanımlanmıştı.
Ama kalp durmasının artık ölüme delalet etmediğini sadece doktorlar değil pek
çok insan bugün biliyor. Bilinmesi gereken şudur ki;İnsanın ölümü tamamıyla
beyinde vuku bulan bir olaydır…
İnsanı tanımlayan ve insan yapan her şey; aklı, zekası,
duyguları, kişiliği hepsi beyninde saklıdır ve diğer tüm organlar bir bütün
halinde onu var etmek için çalışırlar.İşte beyin ölümü sırasında koordinasyon
ortadan kalktığından ortaklık bozulur ve hepsi belli bir süre içinde biyolojik
canlılığını yitirir. Bu süre maksimum 72 saattir. Yani 72 saat içinde beyin
ölümü tam anlamıyla ölümü ifade eder.
Bu 72 saatlik süre içinde organların canlılığını
koruyabilmesi için çok yoğun bir tıbbi bakımın yanında bedenin solunum cihazına
da bağlı olması gerekir. Hasta kaybedilmiştir. Bu bakımdan amaçlanan organ
bağışında bulunulursa organların bir süre daha yaşatılmasıdır(72 saat).
Böylece kadavradan organ nakli işlemine başlanır,organ bağışında bulunulmadığında ise beden solunum cihazından ayrılır. Dünyanın her yerindeki hukuki uygulama da bu şekildedir.
Böylece kadavradan organ nakli işlemine başlanır,organ bağışında bulunulmadığında ise beden solunum cihazından ayrılır. Dünyanın her yerindeki hukuki uygulama da bu şekildedir.
Bitkisel hayatta;
- Hastanın solunumu devam eder.
- Bu
hastalar aylarca,yıllarca yaşayabilirler,
- Bazı
durumlarda iyileşme şansları vardır.
Beyin ölümünde;
- Solunum
cihazına bağlıdır.
- Ortalama
24-36 saat içinde hayatını kaybeder,
- Hayata
dönmesi mümkün değildir.
Beyin ölümü klinik
bulguları
- Işık
refleksinin olmaması.
- Kornea
refleksinin olmaması.
- Okülovestibuler
refleksin olmaması.
- Okülosefalik
refleksin olmaması.
- Orofarengeal
refleksin olmaması.
- Fasiyal
sinir yanıtı olmaması.
- Apne
testine yanıt olmaması.
Yanlış beyin ölümü
tanımı!
İlaç zehirlenmesi (narkotikler)
CPR sonrası (adrenalin-atropin)
Ağır yüz yaralanmaları
Beyin ölümü tanısını
tamamlayıcı çalışmalar;
- Beyin
perfüzyon çalışmaları
- Kontrastlı
anjiografi
- Single
foton emisyon BT (SPECT)
- Transkranial
doppler
- Real
time kranial USG
- Stabil
xenon BT (XECT)
- Elektrofizyolojik
çalışmalar
- EEG
Uyarılmış
potansiyeller
EEG; En yaygın
kullanılan
Yalnızca korteks hakkında bilgi verir
Hipotermi ve ilaç etkilerine duyarlıdır
Artefakt sıktır
30 dak sürekli kayıt gerekir
Sensitivitesi % 69-90
Organ bağışında başarı nelere bağlıdır
- Donörün
erken farkedilmesi
- Beyin
ölüm tanısı için hızlı ve kesin işlemler
- Donörün
ailesi ile iyi koordinasyon
- Beyin
ölümü tanısı almış donör adayına uygun yoğun bakım desteğinin sağlanması
Beyin ölümüyle
karışabilecek durumlar;
- Hipotermi
- Akut
zehirlenmeler
- Akut
metabolik ensefalopati
- İzole
medulla oblongata
- Akinetik
mutizm
- Persistan
vejetatif durum
- İçe
kitlenme
Beyin ölümü tanısı koyabilmek için
tamamlayıcı testlere ihtiyaç vardır.
B)CANLIDAN
YAPILAN NAKİL
Nakil bekleyen hastanın eşi veya yakın akrabaları doku, kan grubu vb. uyum mevcut ise organ bağışında bulunabilmektedir.
Nakil bekleyen hastanın eşi veya yakın akrabaları doku, kan grubu vb. uyum mevcut ise organ bağışında bulunabilmektedir.
Böbrek ve karaciğer canlıdan nakil yapılabilen
organlardır. Organın birden çok olması gerekmektedir.
Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdürü Doç. Dr.
Öner Odabaş, Türkiye'de canlıdan organ nakli oranının yüksek olduğunu
belirterek, "Kadavradan organ naklini arttırmazsak ithamlardan
kurtulamayız" dedi ve Türkiye'de organ naklinin istenilen seviyede
olmadığını belirtti. Avrupa ülkelerinde canlıdan organ nakline şüpheyle
bakıldığını, Türkiye'de ise canlıdan organ naklinin çok yüksek olduğunu
vurgulayan Odabaş, "Kadavradan organ nakli sayısını arttırmamız lazım,
canlıdan nakil, organ ticareti şüphesi yaratıyor. Türkiye'nin organ nakli
konusunda olması gereken yerden çok uzakta” dedi. (04-06-2007)
Ülkemizde nakledilecek organlar
Pankreas, akciğer, karaciğer, barsak, kalp, böbrek
nakledilebilir.
KİMLER ORGAN VE DOKU BAĞIŞI YAPAMAZ ?
A - YAŞ SINIRI OLARAK KABUL GÖREN : 18 Yaşından küçükler
ve 65 yaşından büyükler, ORGAN VE DOKU
BAĞIŞINDA bulunamazlar.
ÇOCUKLARDAN anne ve babalarının izniyle 2 yaşından itibaren ORGAN ve
DOKU alınabilir. (kemik iliği nakli için
önemli)
B- HASTALIKLAR AÇISINDAN İSE :
1-
ENFEKSİYONHASTALIKLARI,
- HEPATİT
TAŞIYICILARI,
- KR. ENFEKSİYONLAR,
- AİDS,
2- DİABETES
MELLİTÜS,
3-
NEOPLASTİK HASTALIKLAR ( Primer Serebral Kanser vakaları hariç)
Böbrek nakli:
Diyaliz: Böbreklerin en önemli görevi, kanı zararlı
artıklardan temizlemek, vücudun su ve tuz dengesini düzenlemek ve böylece tüm
organ ve sistemlerin belirli bir uyum içinde çalışmasını sağlamaktadır. Söz
konusu görevler tam olarak yapılmazsa, vücutta zararlı maddeler, su ve değişik
yapıda tuzlar birikir ve kimyasal denge bozulur. Bu durumda, başta kalp ve beyin
olmak üzere tüm diğer organlar görevlerini yerine getiremez hale gelir. Ve
diyalize bağlanan hasta gereksinimlerini makine yoluyla gerçekleştirir. Böbrek
naklinde kullanılan gerek canlı vericiden, gerekse kadavradan yapılan başarılı
böbrek transplantasyonlarında diyaliz tedavilerinde olduğu gibi böbrek
fonksiyonlarından bazıları değil, tamamı yerine getirilir.
Buna ek olarak, hem tüm böbrek fonksiyonları yerine
getirildiğinden, hem de hastalar için sürekli diyaliz işlemlerinin oluşturduğu
fiziksel ve psikolojik zorluklar ortadan kalktığından dolayı yaşam kalitesi
daha iyidir. İnsan dışında bir canlıdan transplantasyon şu anda mümkün
olmamakla birlikte çalışmalar ümit vericidir, iyimser bir tahminle 2020 li
yıllarda mümkün olabilir. Türk Nefroloji Derneğinin verilerine göre Türkiye’de
bugüne kadar yaklaşık 4000 böbrek nakli yapılmıştır. Ancak ne yazık ki bunların
yaklaşık 1/3’ü kadavra kaynaklıdır. Kadavra kaynaklı böbrek nakli oranı Batı
ülkelerinde yaklaşık % 80’dir.
Bunun nedeni ülkemizde organ bağışlarının henüz istenilen seviyeye ulaşamamasıdır.
Bunun nedeni ülkemizde organ bağışlarının henüz istenilen seviyeye ulaşamamasıdır.
Böbrek transplantasyonu yapılabilmesi için alıcı ile
verici arasında ABO kan grubu sisteminde uyum olmalıdır; Bu uyum kuralları kan
naklindeki gibidir ( O grubu genel verici, AB grubu genel alıcı ) Yani O kan
grubu herkese böbrek verebilir, AB kan grubu herkesten böbrek alabilir.
Karaciğer nakli; Rh sisteminin ise bir önemi
yoktur; yani Rh negatif bir kişi Rh pozitif bir kişiden böbrek alabilir. İlk kez Thomas Starzl tarafından 1963 yılında
A.B.D.’nin Denver kentinde gerçekleştirilen karaciğer transplantasyonu 1980' li yıllarda büyük bir
gelişme göstererek bugün karaciğer yetmezliğinin tek tedavi seçeneği haline
gelmiştir.
1990' lı yıllarda değişik ülkelerde pek çok yeni karaciğer transplantasyonu merkezi açılmış ve gerçekleştirilen ameliyat sayısında hızlı bir artış olmuş olsa da ülkemizde çok fazla nakile rastlanmamaktadır. 1980 öncesinde karaciğer nakli sonrasında 1 yıllık sağ kalım % 50 iken bugün % 80-90’lara ulaşmıştır. Geçmişte karaciğer transplantasyonu hastanın hayatını kurtarmak amacıyla son çare olarak başvurulacak bir manevra olarak görülmekteyken,günümüzde karaciğer yetmezliğinin daha erken devresinde hayat kalitesini artırmak amacıyla uygulandığı görülmektedir.
1990' lı yıllarda değişik ülkelerde pek çok yeni karaciğer transplantasyonu merkezi açılmış ve gerçekleştirilen ameliyat sayısında hızlı bir artış olmuş olsa da ülkemizde çok fazla nakile rastlanmamaktadır. 1980 öncesinde karaciğer nakli sonrasında 1 yıllık sağ kalım % 50 iken bugün % 80-90’lara ulaşmıştır. Geçmişte karaciğer transplantasyonu hastanın hayatını kurtarmak amacıyla son çare olarak başvurulacak bir manevra olarak görülmekteyken,günümüzde karaciğer yetmezliğinin daha erken devresinde hayat kalitesini artırmak amacıyla uygulandığı görülmektedir.
Kalp nakli, hastalıklı bir kalbin sağlıklı
bir verici kalbiyle değiştirildiği bir ameliyattır. Kalp, beyin ölümü
gerçekleşmiş fakat yaşam desteğinde olan vericiden alınmaktadır. Kalp
alındıktan sonra alıcıya takılana kadar özel bir koruyucu buzlu sıvı içinde
saklanır.
Bütün dünyada bir yılda yapılan kalp nakli sayısı 1990’lı
yılların ortalarında en yüksek rakama (4438 vaka) ulaşmış ancak daha sonra
azalmağa başlamıştır.
Dünya’ya oranla az da olsa ülkemizde kalp nakli
azımsanmayacak sayıda gerçekleştirilmektedir.
Son 10 yılda yaklaşık 300 nakil gerçekleşmiştir.Bir çok
nakil merkezine sahip ülkemizde en çok faaliyet sıralamasında
Ege,Başkent,Akdeniz Üniversite’leri ilk sıralardadır.
Nakli oldukça zor ve başarı yüzdesi düşük olan bir
transplantasyon işlemidir.
PANKREAS NAKLİ ve
AKCİĞER NAKLİ
“Kalp ve akciğer nakli Türkiye'de ilk olarak
1998 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs ve Kalp Damar
Cerrahisi Anabilim Dalı Kurucu Başkanı Prof. Dr. Öztekin Oto tarafından
yapıldı. Uzun süre yaşayan vaka ise 2008 yılında yapılan vakadır.
İlk pankreas nakli 1998 yılında gerçekleştirilmiştir.
Dünyada 1963’te başlayan bu işlem ancak ilk olumlu
meyvesini 20 yıl sonra verebilmişti.
F) İNCE BAĞIRSAK NAKLİ
Dünya’da çok az rastlanan nakil işlemlerinden olan ince
bağırsak nakli için şu ana kadar başarılı geçen vaka sayısı sadece 600 dür.
Türkiye’de ki ilk barsak nakli 2006 yılında Tepecik Eğitim
ve Araştırma Hastanesi’nde trafik kazasında yaşamını yitiren bir
vatandaşımızdan alınan organ ile 42 yaşındaki Zeliha Efe’ye nakledilmiştir.
Ülkemizde, kornea, kemik iliği, kemik, kalp kapağı, deri
nakli yapılmaktadır.
Karşılaşılan güçlükler;
DOKU REDDİ (REJEKSİYON):Alıcı ile verici arasındaki doku
uyumsuzluğu nedeni ile nakledilen organın reddedilmesi. (Tam doku uyumu sadece
tek yumurta ikizlerinde mevcuttur.)
ENFEKSİYON HASTALIKLARI: Bağışıklık sistemimizin direnci
azaldığı için enfeksiyon hastalıklarına yakalanma ihtimalimiz artar.
Organ nakli,son 50 yılda tıbbın en hızlı ilerleyen en
güncel branşlarından birisidir.Tabi ki bunda kronik organ hastalıklarını tedavi
ederek hastayı sağlıklı yaşama kavuşturmasının etkisi büyüktür. Bugün artık
hasta takibi,yoğun bakım şartları ve cerrahi yöntemlerinin ilerlemesi ile
birlikte bağışıklık sistemini baskılayan ilaçların özgülleşmesi ile birlikte
organ nakillerinin uzun ve kısa dönemdeki başarı oranlarını
arttırmıştır.Günümüzde organ nakillerinde en büyük güçlük yeterli organ
bağışının olmaması ve organ teminindeki güçlüktür.
Kime yapılır*
- İlerlemiş karaciğer, böbrek,
kalp ve akciğer hastalıklarında,
- İncebarsakları önemli ölçüde
alınmış veya işlev kaybı gelişmiş hastalarda,
- Kornea hastalıklarına bağlı
olarak
görme kaybı gelişmiş hastalarda, - Böbrek yetmezliği gelişmiş
diabet hastalarında,
- Bazı kan , kalp ve akciğer
hastalıklarında,
- Cildinin önemli bir bölümünü
kaybetmiş hastalarda,
- Yüzünün çoğunu kozmetik ve
fonksiyonel
olarak kaybetmiş hastalarda - Kemik dokuda ve tendonlarında
önemli hasar gelişmiş hastalarda uygulanabilir.
Hasta kendine organ nakli yapılmasını talep edemez. Organ
nakli ameliyatları hasta isteği ile değil tıbbi gerekliliklere göre yapılır.
Hasta kendini takip eden veya hastalığını teşhis eden doktorlar tarafından
organ nakil kliniklerine sevkedilmelidir. Nakil gerekip gerekmediğine, nakil
uygulamanın mümkün olup olmadığını sadece nakil ekipleri karar verir.
Türkiye’de organ nakli 1969 yılında İstanbul ve Ankara’da
gerçekleştirilen iki kalp nakli ile başlar.
Organ nakli ile ilgili deneysel çalışmalar 1970’lerin
başında Hacettepe Üniversite’sinde başlar.
İlk böbrek nakli 3 Kasım 1975’de gerçekleşir.(Prof.Dr.Haberal
anneden çocuğuna bu nakli yapar.)
10 Ekim 1978’te ilk kadavradan böbrek nakli
gerçekleştirilir.
Daha sonra gelişimi için öncelikle başarılı örnekler
parlamento üyelerine gösterilerek önce onların desteği daha sonra da Diyanet
İşleri Başkanlığı’ndan destek alınmıştır.
O dönemde tüm gazete başlıklarında doku ve organ nakline
yer verilir.
Ve 3 Haziran 1979’da 2238 sayılı yasa yürürlüğe girer.
1980’de ‘Türkiye Organ Nakli ve Yanık Tedavi Vakfı’
kurulur ve gün geçtikçe vakıf sayısı artar. İlk başarılı karaciğer naklinin
yapıldığı 1967(Starzl)’den 21 yıl sonra Dr.Haberal ülkemizde ilk karaciğer
naklini gerçekleştirir. Daha sonra 1990’da arkadaşlarıya TONB’u kuracaktır.
Organ bağışına dini
açıdan bir sakınca görülmemektedir.
İslam dininin yaygın olduğu ülkemizde islam dininin organ
bağışına bakışı Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yaptığı açıklamaya
dayandırılır. (06/03/1980)
Karara göre;
- Zaruret(İnsanın
elinde olmayarak hasıl olan sebeb) halinin bulunması,
- Hastalığın
bu yolla tedavi edileceğinin doktor tarafından onaylanması,
- Doku
ve organ veren kişinin bu işlem sırasında ölmüş olması,
- Kişinin
sağlığında izin vermiş olması
- Verilen
organ ve doku karşılığında hiçbir ücret alınmamış olması,
- Tedavi
edilen hastanın da yapılacak olan nakle razı olması,
durumda caizdir, denmiştir.
Canlıdan organ nakli için kişinin 18 yaşını doldurmuş
bulunması,akli dengesinin yerinde olması şarttır.
Yasal dayanak;
- -Canlıdan
organ naklinde,verici kişinin maddi bir çıkarı olması ve/veya bunu bilen
doktorun organ nakli yapması şuçtur.
- -Kadavradan
organ naklinin yapılabilmesi için beyin ölümü belgesinin hazırlanmış
olması,kişinin sağlığında organların bağışlaması,bağışlandığına dair bir
belge yoksa yakınlarının rızası
alınması şarttır.
- Ölünün
fiziki bütünlüğünü değiştirmeyen organlar,(örn kornea) herhangi bir bağış
ya da izin alınmaksızın nakil için alınabilir.
- -Organ
alımı,satımı,bunun ticaretinin ya da reklamının yapılması ağır ceza
gerektiren bir suçtur.
- -Adli
nedenlerle ölen kişilerin organları nakil için çıkartılırken yapılan ameliyattaki
bulgular adli rapora eklenir ve otopsi bu ameliyattan sonra
gerçekleştirilir.Adli işlemler organ nakli için yapılan işlemleri
geciktiremez.
2238 sayılı kanun
n 18 yaşını doldurmuş olmalı
n İki tanık ve hekim huzurunda onam
n Vericinin hayatını tehlikeye sokmamalı
n Alınması/satılması yasak
n Reklamı yasak
n Akli dengesi bozuk olandan yasak
n Vericinin eşinin haberinin olması
n Alıcı ve vericinin isimleri saklı
olmalı
Organ nakli hizmetinin yürütülmesini sağlayan kurul ve
merkezler
n Ulusal Koordinasyon Kurulu
n Bilimsel Danışma Kurulları (her
kurul 6 üye)
n Koordinatörler Kurulu (5 üye)
n Ulusal Organ ve Doku Nakli
Hizmetleri Koordinasyon Merkezi (Sağ Bak)
n Organ ve Doku Nakli Bilgi İşlem
Merkezi
n Organ ve Doku Nakli Bölge
Koordinasyon Merkezleri (İstanbul, Ankara, İzmir)
Ulusal Koordinasyon kurulunun oluşumu
Bakanlık Müsteşarı, Tedavi Hizmetleri Genel Müdürü,
Kalp-Akciğer-Kalp Kapağı, Karaciğer, Böbrek, Kornea, Kemik İliği Nakilleri
Bilimsel Danışma Kurulları Başkanları ile İmmünoloji, Diyaliz, Yoğun Bakım
Bilimsel Danışma Kurulları Başkanları ve Koordinatörler Kurulu Başkanından
oluşur.
Görevleri:
n Organ ve doku nakilleri konusunda
ulusal stratejileri belirlemek, alınması gereken önlemleri, gelişime yönelik
plan ve programları Bakanlığa önermek,
n Ulusal Koordinasyon Sistemini
geliştirmek,
n Organ ve doku kaynağı
merkezlerinde yapılan organ ve doku paylaşımını denetlemek ve bir rapor halinde
Bakanlığa sunmak,
n Bilimsel Danışma Kurulları
arasında koordinasyonu sağlamak,
n Organ ve doku nakli merkezlerinin
açılma başvurularına ait ilgili Kurul tarafından hazırlanan raporları ülke
ihtiyaçlarına göre değerlendirmek ve açılmasını Bakanlığa önermek,
n Diğer ülkelerdeki gelişmeleri
izlemek ve ülkeye kazandırmak.
Yorumlar